HOŞGELDiNiZ..!

Bu sayfada okuyuculardan gelen,değişik konularda yazılar bulacaksınız..Sizde bize yayınlanmasını istediğiniz yazılar gönderebilirsiniz.Böylelikle hem yazılarınız binlerce insana ulaşır,hemde binlerce konuda bilgi sahibi olursunuz..Bilginin sonu yoktur..Faydalı olabilirsek ne mutlu bize..Saygılar..remzi ırmak... remzi206@gmail.com

“Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyen değil, öğrenmeyi öğrenmemiş insanlar olacaktır.”Alvin Toffler

24 Şubat 2016 Çarşamba

Büyük operasyon!

El Kaide'yi kim kurdu? Neden kurdu?
Bu örgüt bombalar patlattı, dünyayı salladı ama hiç görünmedi. Gören, bilen yoktu. Ama vardı! Mağaradan dünyaya ayar veren bir CIA operasyonuydu. Siyasi bir hedefi yoktu! Ama saldırıyordu. Tek amacı İSLAM'ı ve MÜSLÜMÜNLAR'ı şiddetle terörle yan yana getirmekti.
Neden ama?
Yanıldığımız konu tam da burasıydı. Bunu anlamakta zorlandığımız için diğer noktaları da kaçırıyorduk.
Kaçırmayalım!
PARAYI elinde tutan ailelerin "ILIMLI İSLAM" diye bir modeli vardı. Buradaki amaç açık ve netti. İslam'ı KAPİTALİZMLE uyumlu hale getirip finans dünyasının içinde mızıkçılık yapmasını önlemekti. Hatırlayın bizdeki cemaatleri... Dergi kapaklarındaki kızları kapatır, gizler kendi yapısı içinde görünmesini istemezdi. Televizyon pek çok yapı da yasaktı. İzlenmezdi. Ama oyunu kuranlar hızlı adım atıyordu. Önce bizim cemaatlere gazete televizyon kurdurdular. İlk para toplama işi buydu. Arkasından "FAİZLE uyumlu hale gelsin" diye de banka sahibi olmaları için kapıyı araladılar...
Türkiye'de faizle gerçek anlamda mücadele eden kimdi?
Tayyip Erdoğan! Bu nedenle saldırı altındaydı!

Oyunu kim kurdu?
ANGLO-SAKSON aklı medeniyetleri kapıştırmak istiyordu. Ülkelerin, devletlerin değil KÜLTÜRLERİN çatışacağını söylüyordu. Aynı Amerika'nın içinden çıkan başka bir yapı da "ILIMLISI, ILIMSIZI" olmaz diyerek El Kaide üzerinden IŞİD üzerinden Müslümanlar'ı merkeze çekiyordu! Operasyon buydu aslında. Terör örgütleri büyük amaçlarda kullanılan küçük aparatlardı. İslam'a sızan YABANCILARI etkisizleştirmek için Amerika, Rusya ile geliyordu. Dünyanın her yerinde bu yapıya BASINÇ uyguluyorlardı.
İngiliz basını PYD-YPG'ye karşı vurulan darbeden çok keyif alıyordu? Neden destekliyorlardı?
İşlerine geldiği için! Akıllarından "Türkiye vursun ki asla ve kat'a TÜRK-KÜRT bir araya gelemesin!" diye geçiriyorlardı. Ankara bu oyuna düşmezdi. Ama bunları istediği Türkiye'nin kendine benzemeyeni itmesi kabul etmemesiydi. Bunu yaptığınız an zaten BÜYÜME şansınız ortadan kalkıyordu.


Ruslar neden Suriye'yi vuruyordu?
İnsanları Avrupa'ya göçe zorlamak ve en güçlü rakiplerini yıkmak için...
İngiltere bu nedenle mi AB içinde kalmayı tartışıyordu?
Times gazetesi, İngiltere Forbes listesinde yer alan 200 patronu tarafından gazeteye gönderilen bir mektuba yer verdi. Yaklaşık 2 milyon kişiye iş sağlayan şirketlerin patronları, Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılma durumunda 1 milyona yakın kişinin işsiz kalacağını ilan etti. İlk yüzde yer alan 36 şirket "Avrupa Birliği'nde kalalım!" diyerek Cameron'a baskı yaptı. Bu 36 şirketin değeri diğer 64 şirketin 40 katıydı!

Yani?
Göç sürdükçe, insanlar geldikçe Avrupa'nın bir arada kalma şansı yoktu. Şirketlerin gücü de buna yetmeyecekti. Shell, BP, BAE Systems, Virgin, HSBC, Barclays, British Telecommunications (BT) gibi İngiltere'nin en güçlü şirketleri, AB'de kalmayı destekliyordu. Tesco ve Sainsbury gibi zincirler de sessiz kalarak "kalalım" diyordu!

Göç dalgası Avrupa'yı vuracaksa sonuçta ne olacaktı?
Avrupa'nın İslam coğrafyasıyla ilişkisi kesilecekti. Amerika ne Charlie Hebdo, ne Paris katliamında iz bırakmıyordu. Kendisi yoktu. KÖTÜ İSLAMCI TERÖRİST DAEŞ vardı! Kendisiydi aslında o! Ama yoktu. Avrupa ile Müslümanlar'ın arasını açıyordu. Hem Müslümanlar'ı kötü gösteriyor hem de AB'nin dağılması için kullanıyordu. Kafa kesenler, bomba yağdıranlar Müslüman değildi! Ama ALGI herşeydi!


Sonra?
Sonra İSLAMİ HAREKETLERİ bitireceklerdi. Müslüman eşittir terörist algısı meydana getirildi. Bu İSLAMİ AKILI hayattan silme operasyonuydu. Kişisel İslam olacak ama sarsılmaz bir TEMEL olarak yaşamasına izin vermeyeceklerdi. Bunu istiyorlardı ve amaçlıyorlardı! Hedefleri buydu!


Kürt meselesine nasıl bakıyordu bu adamlar?
Türk ve Kürt'ü yan yana görmek istiyorlardı. Hatta PKK gibi MARKSİST örgütleri İslam'ın yoğun yaşandığı bölgede kuruyorlardı. Bölgedeki İslam'ı dengeye oturtmak için. PKK, YPG ya da PYD SOL'du! Kürtler'i SOL tarafa alıp Ankara'ya bağlamak istiyorlardı. Bunu yapmak için de şimdilerde Rusya'yı göreve çağırıyorlardı. Esad'a hayat vererek bize "Herkesi kucaklayın. Tek sese yer yok!" mesajı yolluyorlardı. Türkiye büyürken farklı seslerle yürüsün isteniyordu! Osmanlı gibi! ABD gibi...

Neden peki?
Çünkü dolar'ın rezerv para olabilmesi, Avrupa'nın Ortadoğu'dan çıkarılması ve izlerinin silinmesi için Türkiye'nin büyümesi şarttı.

Ama bugün sıkıntılı bir tablo var? Bu nedir?
Bu bugünlük! Yarın değişecek.

Ne değişecek?
Huntington'un tezine göre Türkiye 'kararsız'dı! Yalnız ülkeydi! Amerika, Rusya'yı da yanına alıp "Hayır bizim yanımızda" diyecekti. Ankara'nın Avrupa ile yakınlaşmasına asla katlanamazlardı. Geri adım atacaklardı! Denge yarın bambaşka olacaktı. Ankara'yı kaybetmek geleceklerini kaybetmekti! Mesela düşen Rus uçağındaki PİLOTU DAEŞ öldürdü. Ruslar bildiği halde bunu sakladı... Bugünlük tabii...

Peki PYD-YPG olayı nedir?
Bir terör örgütü, silahla bitirilemez. Hele Türkiye gibi kilit bir ülkeyi hedef almışsa... Arkasında her güç vardır. Bir örgütü bitirmek için sızmak, ele geçirmek ve satın almak gerekir. Suriye'nin kuzeyi denilen kısımda ekmek bulamazsın su bulamazsın! Ekonomik yapı sıfır bile değil. Bizim istihbarat yakında bunları SATIN ALACAK. Satın alma, anlaşma demektir. Bakarsınız bir süre sonra yani TÜRK-KÜRT ilişkisi sağlıklı zemine oturunca, PYD Esad'ın can düşmanı olur. Dün Salih Müslim Ankara'ya gelmiyor muydu? Geliyordu! Yarın bu denge de değişecek.

Peki Türkiye paylaşılamayacak kadar değerli miydi?
Hiç şüphen olmasın! Kimse sırtını dönemez. Tarihimiz buna izin vermez. Bunu bilirler.

Peki Rusya'nın hareketlerini engelleyen ve şaşırtan cihazlarımız olduğu söyleniyor. Nedir bu? 
Var. Geçtiğimiz günlerde Rusya Hazar'dan bir füze fırlattı. Hedef Suriye olduğu halde İran topraklarına düştü! Garip değil mi? Son günlerde de Rus uçakları yanlış yerleri vurmaya başladı. PYD hedef oldu bir anda! Başka sürprizler de var! Kendisini değiştiren herkesi değiştirebilir. Türkiye bunu yapıyor... En iyi yabancılar bilir!

Son soru! Nereye gidiyoruz?
İstemesek bile büyük bir ülke olacağız. Önce içeride kucaklaşmayı öğrenmemiz gerekecek. Biraz zaman alacak ama olacak. Sonra bölge bize akacak. Türkiye'nin model olduğu bir dönem gelecek. Paramız, filmimiz, kültürümüz, otellerimiz, alış-veriş merkezlerimiz, aktörlerimiz, siyasetçilerimiz, futbolcularımız yani markalarımız bölgeyi kuşatacak. Olması gereken de budur! Bunu bizden başka yapacak güç olmadığı için yine biz geleceğiz... Şimdi yaşadıklarımız film öncesindeki reklamlar... Atacağımız küçük birkaç doğru adım bizi fırlatacak... Bunun için her şey hazır! Amerika susuyor Rusya vuruyor! Peki sınırları çizen Avrupa nerede? Yok değil mi? Ruslar çekilince ne olacak dersiniz? Düşünün! Unutmadan Amerika, Irak'a, Afganistan'a girerken Rusya sustu, şimdi de görev gereği
Washington susuyor!

Takvim:Ergün Diler
24 Şubat 2016

9 Aralık 2015 Çarşamba

Başika Karargahı..

Türkiye kimsenin ruhu duymadan Kuzey Irak'a çıkarma yaptı. 8 bin asker ve 140 zırhlı aracı Musul'un kuzeyindeki Başika'ya konuşlandırdı. 30 bin asker için yapılan karargahı bir tek TAKVİM görüntüledi

Başika KarargahıTürkiye'nin Suriye sınırında adeta 3. Dünya Savaşı yaşanırken, ortalığı karıştıran DAEŞ unsurunun bitirilmesi icin Türk askeri sahaya indi. 2 yıldır Musul'da Irak Bolgesel Kürt Yönetimi'ne bağlı asker ve gönüllüleri eğiten Türk askeri önceki gün 6 bin kişilik birlikle Musul'un 30 km kadar kuzeyindeki Başika'ya gitti. 140 zırhlı aracın da gotürüldüğü sevkiyattan dünyanın haberi olmazken, dün 2 bin asker daha bölgeye ulaştı.

BİR KAMP DA ZELİKAN'DA

TAKVİM'in elde ettiği bilgilere göre bölgeye giden asker, Başika'ya dev bir operasyon merkezi oluşturdu. Mescitten hamama, onarım kademelerinden komuta merkezlerine kadar inşa edilen karargah 30 bin askeri barındıracak şekilde kuruldu. Bölgeye 25 tank, 13'ü askeri 37 otomobil, 18 küçük zırhlı araç, 14 büyük zırhlı araç ve çok sayıda ambulans, su tankeri, kamyon ile iş makinesi gönderildi. TAKVİM'in, bölgesel haber ajansı RUDAW'dan elde ettiği görüntülere gore iş makineleri ve kamyonlar, karargahın genişletilmesi için gün boyu çalıştı. Başika'ya inşa edilen dev karargahın dışındaZelikan'da da bir kamp oluşturulduğu bilgisi elde edildi.

ASKER SAYISI 30 BİNE ÇIKACAK
Sınırı geçen tank ve askeri araçlardan bir kısmının zırhlı birlik askerleri ile birlikteBamarni'de olduğu belirlendi. Bolu Dağ Komando Birliği'nden bolgeye sevk edilen bazı askerler ise sınırdaki Kanimasi'de mevzilendi. Buradaki komandoların PKK'nın sınır gecişlerine karşı konuşlandırıldığı öğrenildi. Kuzey Irak'a gonderilen 8 bin askerden Bordo Bereli birliklerin Erbil, Zaho, Dohuk, Batufa, Süleymaniye ve Amadiye'de de irtibat timiolarak bulunduğu belirtildi. Bölgedeki Türk askeri sayısının ise yakın dönemde 30 bine yükseleceği öğrenildi.

HAYDAR ABADİ BİZZAT İSTEDİ
Musul eski Valisi Esil Nuceyfi, Türk askerinin Irak Başbakanı Haydar Abadi'nin bizzat talebi üzerine Başika'ya geldiğini ve Musul operasyonu için hazırlık yapıldığını söyledi. Haydar Abadi, askeri sevkiyat üzerine yaptığı yazılı açıklamada, "Irak Hükümeti'ne bilgi vermeden geldiler. Türkiye'den herhangi bir güç talebinde bulunmadık" demişti. Ancak Nuceyfi, Türk askerinin bizzat Irak Başbakanı Haydar Abadi'nin talebi üzerine bölgeye geldiğinisöylerken, "20 gün içinde önemli gelişmeler olacak" diye konuştu.

Başika Karargahı'nda iş makinaları gün boyu çalıştı ve toplar için mevzi oluşturdu.

ABD BİLGİMİZ VAR
ABD Savunma Bakanlığı, Kuzey Irak'a yapılan çıkarma icin "Bilgimiz yok" demişti. Dün ise Koalisyon Gücleri komutanlarından biri "Tük Ordusu bilgimiz dahilinde Musul'a gitti.Askerler Musul'u kurtarma operasyonunda görev yapacak" diye konuştu.

DAEŞ 10 KM ÖTEDE
Merkezi DAEŞ'in işgalinde olan Başika, Musul'un kuzeydoğusunda, DAEŞ mevzilerine 10 kilometre mesafede bulunuyor. Başika'nın çevresi ve kente nazır yükseltileri ise Peşmerge Güçleri'nin kontrolünde. İlçede Ezidi ve Şebek Kürtler'in yanısıra Süryaniler ve Araplar da yaşıyor. DAEŞ, Başika'nın adını Haziran 2014'te ele geçirdikten sonra "Dua" olarak değiştirmişti.

MEVLÜT YÜKSE-Takvim

28 Kasım 2015 Cumartesi

60 Yıllık Karikatür

Karikatür Sovyetler Birliği’nin, hatta tüm dünyanın en çok okunan siyasi mizah dergisi Krokodil’den. Sene 1958. 1957 Suriye kriziyle ilgili bir karikatür. Sovyetler Birliği ile Suriye arasındaki yakınlaşma 1957’de arttı. Ruslar Suriye’ye Mig-17 uçakları verdi. Suriye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmanın devam ettiği günlerde, Menderes Hükümeti’nin de karıştığı bir başarısız CIA destekli darbe girişimi sonrası, Suriye ordusuna bağlı kuvvetler Şam’daki ABD Büyükelçiliğini kuşattı ve üç ABD’li diplomatı sınır dışı etti. 21 Ağustos 1957’de ABD Genelkurmay Başkanı Nathan Twining’in katılımıyla Beyaz Saray’da yapılan gizli toplantıda Başkan Eisenhower, komşularının harekete geçmemesi durumunda Suriye’de kontrolün kaybedileceğini söyledi. Bunun üzerine Türkiye ve Irak’ın, Suriye sınırı boyunca asker yığmaları teşvik edildi. Doğu Akdeniz’e 6. Filo, Batı Avrupa ve Adana’ya ABD jetleri gönderildi. Stratejik Hava Komutanlığı’na hazır ol emri verildi. ABD alınan bu önlemlerin bölgede savaş riskini artırdığını farkındaydı. Ancak gelişmeler karşısında hiçbir şey yapmamak Ortadoğu’yu komünizme terk etmek demekti. 12 Ağustos 1957’de Suriye’deki ABD Büyükelçiliğinin kuşatılması ile sona erdirilen başarısız CIA operasyonu Ortadoğu’da süper güçleri çatışmanın eşiğine getirebilirdi. Öte yandan Türkiye’nin tutumu her geçen gün daha da sertleşiyordu. Bunun farkında olan Eisenhower, gerilimin azalması için yavaş yavaş bu provokatif eylem tarzından uzaklaşma taraftarıydı. Kriz savaşa yol açmadan atlatıldı. Ardından Suriye Genelkurmay Başkanı değiştirilerek bir Amerikancı darbe de önlendi.

Suriye’de komünistlerin iktidara gelmesi Türkiye’nin güvenlik endişelerini artıracağı için Türkiye açısından Suriye’deki gelişmeler önemli ve yakından takip edilmesi gereken bir konuydu. Uzun süreden beri sıkıntılı bir seyir izleyen ilişkiler daha da gerilince Türkiye, 1956 yılının sonlarına doğru Suriye’ye karşı tedbirler almaya başladı. Türkiye önce Ağustos 1956’da ihtiyat eğitimi için 934 ihtiyat subayı 2099 çavuş 2458 onbaşı, 7948 er ile beraber toplam 13.439 ihtiyat personelini silah altına aldı. Bayar’a Kasım 1956’da Suriye ile ilgili verilen istihbarat raporları Türkiye’nin bu ülke ile ilgili endişe ve şüphelerini artırdı. Bayar’a gelen mesajda Sovyetler Birliği’nin Kafkasya üzerinden kısmen Türk hava sahasını da kullanarak küçük gruplar halinde Suriye’ye silah nakliyatı yaptığını, bu bilginin Adana İncirlik Üssü’ndeki ABD’li komutanlar tarafından da doğrulandığı belirtilmekteydi. Bayar, bu rapora verdiği cevapta konunun ciddiyetinin ABD ve İngiltere büyükelçilerine anlatıldığını ve Sovyetler Birliği’nin Suriye’de etkinlik kazanması karşısında sessiz kalamayacaklarını ancak alınacak tedbirlerin İngiltere ve ABD ile beraber kararlaştırılması gerektiğini vurguluyordu.

Menderes ile görüşen ABD Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren, Washington’a, askeri kanatta bazı tereddütler olmakla birlikte Türk Hükümetinin Suriye’ye tek taraflı bir müdahalede çok istekli olduğu bildirdi. Tabii bu da ABD’nin Türkiye’nin tek taraflı bir müdahalesinden duyduğu endişeleri artırdı. Bu durum ABD’ye çok zarar verecekti. Arap dünyası böyle bir saldırının ABD’nin teşvik ve yardımı ile yapıldığını düşünecekti. Öte yandan Sovyetler Birliği de bu gelişmelere sessiz kalmayacaktı. Bu yüzden ABD gerginlik daha da büyümeden müdahale etmek için harekete geçti ve Türkiye’nin tepkisini azaltmak için daha fazla ekonomik ve askeri yardım yapma sözü verildi. İşte o karikatürün kısa hikayesi böyle. 60 yıldır Ortadoğu cephesinde değişen pek bir şey yok. Sadece o eski dönemlerde siyasetçiler bugüne göre çok daha sağduyulu imiş. (Hüseyin Vodinalı)

14 Temmuz 2015 Salı

Kavganın nedeni

Gazete ve televizyonlarda GERÇEKLE karşılaşma ihtimali çok az! Bizim gibi ülkelerde yani neredeyse herkesin bir KAMPININ bulunduğu topraklarda görünmeyen DENGE nedeniyle açık konuşmak zor oluyor. Zaten böyle bir talep olmadığı için de olup biteni anlamak çok kez imkansız hale geliyor. Şimdi koalisyon görüşmeleri başlayacak...
Yapılan açıklamaların hiçbiri bilinmeyen gerçeğe ışık tutmayacak. Şekil olarak bilinen ve ezberimizdeki kalıplarla geçiştirilecek. Koalisyon kurulursa da aynı şekilde...
Evimizde, okulumuzda, iş yerimizde bizden saklanan gerçek üzerinden DENKLEMkurulacak.
Göreceksiniz! Az kaldı. Peki nereye bakmalıyız?
Nasıl okumalıyız? Nasıl adım atmalıyız? 
İşte bu soruların cevabı dünyada süren kavganın da tarifi...

Önce seçimlere, demokrasiye, ekonomiye bakalım... 7 Haziran'a bu açıdan bakalım...
Demokrasi BATI'da, özellikle Amerika'da çok güçlüdür! Çünkü orada birbirinden farklı, birbirine rakip birçok ekonomik yapı vardır.
Sermayenin kendi arasındaki çekişme, partileri, adayları ve sistemi doğurur! Rekabet demokrasinin ilacıdır. Oysa bizim gibi EKONOMİNİN tek elde toplandığı ülkelerde demokrasi olmaz! Varmış gibi yapılır! Düne kadar olan buydu zaten. Değişik değişik partiler, koalisyonlar iktidara geliyor ama ekonomik yapı asla ve kat'a değişmiyordu.
Ekonomik yapıyı değiştirmeye aday olan ANADOLU SERMAYESİ bir vesile ile budanıyordu! İstanbul SERMAYESİ rakip istemiyordu. Belli klişelerle herkesi tıkıyor, biçiyor, ömrünü kısaltıyor en sonunda da DARBE ile kesin sonuç alıyordu! Dikkat edin! Erdoğan'a ilk finansal saldırı "İŞVİÇRE BANKALARINDA HESAPLARI VAR!" dedikodusuyla oldu! 17-25 Aralık da böyleydi özünde! Daha önce de "YEŞİL SERMAYE" diye biçiyorlardı.
Demokrasiyi istemeyen İstanbul'un BARONLARI "başka sermaye, başka para sahibi ayağa kalkmasın" diye demokrasi tokadıyla önüne geleni dövüyordu. Bizdekiler pahalı takım elbise ve kravat takıyor, Ortadoğu'dakiler ise kefiye ile bunu yapıyordu! Mesela Birleşik Arap Emirlikleri...
7 Emirlik var. Tek üretim modeli petrol. Bu da 7 aile arasında paylaşılıyor. Para petrolde olduğu için ekonomi, medya, eğitim yani ne varsa doğal olarak bu ailelerin elinde. Şimdi burada demokrasi gelse ne olur, gelmese ne olur... 7 ailenin dediği olacağı için SANDIKfigürden öteye gidemez. Buralarda herkes HARVARD'tan mezun olsa, Cambridge'de yüksek lisans yapsa, Oxford'da da doktora yapsa yine DEMOKRASİ gelmez, gelemez!
Ekonomik kaynak tektir ve dolayısıyla bütün rakipler doğmadan ölecektir! Yani para kimdeyse, gücü kim temsil ediyorsa, son sözü kimler söylüyorsa siyasi çeşitlilik o kadardır!
Ortadoğu gibi Türkiye'de de TEK SEÇENEK vardı! Başka bir ekonomik modelle bunu aşan ve aşmaya çalışan tek isim Erdoğan'dı!
Zaten bu nedenle İstanbul sermayesi ile arası hiç iyi olmadı!
Olması da beklenemezdi! Erdoğan çeşitlilik, ikinci ses ve alternatif demekti! Aynı şeyi CHP, MHP, HDP ve AK Partili bazı isimler için söyleyemeyiz! Çünkü onlarda EKONOMİK YERLEŞMİŞ GÜCÜN TEMSİLCİLERİDİR! Türkiye'deki kavga budur! Biz bunu laiklik, şeriat, Cumhuriyet, muhafazakar gibi kavramların üzerinden götürürüz! Dedim ya kimse doğruyu söylemez ve yazmaz!
DİN ve IRK üzerinden siyaseti kaşıyacaklar... Kaderimiz bu! Bu topraklarda farklı birEKONOMİ rüzgarı esmesi için onlar adına yapılacak en basit ve sonuç alınacak yol budur! Ekonomik model değişmediği sürece her zaman BARONLAR kazanacaktı.
Bunları "bu insanlar kötüdür" diye yazmıyorum. Fotoğraf bu! Bilelim sadece...
Mesela HAVUZ medyası diyorlar... Gülüyorum... Türkiye'de sadece bir tek havuz vardı ve sahipleri onlardı! "Kendi çarkları dönsün" diye gazeteciler emir kuluydu. Kimse sistemi eleştiremezdi.
Yazamaz, çizemezdi. Bir partinin liderini hedef almayı matah bir şey sanmayın. Gücü elinde tutanları kimse eleştirmedi, eleştiremedi.
Bu güç sahipleri haliyle kendi medyasını kuracaktı. Aydın Bey bu işe bakıyordu! Bu açığı kapatıyordu.
Eğer karşı taraf HAVUZ MEDYASI diyorsa bilin ki ülkede işler dengeye oturmaya başlıyordu! Sevinmek gerekirdi yani...
Neyse... Şimdi bölgeye inelim...
Geçtiğimiz birkaç aya baktım.
Rakamları inceledim. Amerika Birleşik Devletleri ortalama her ay 50 milyar dolar dış ticaret açığı veriyor. Bazen 43-44 bazen de 50-52 oluyor... Kabaca yılda 500 milyar dolar... Büyük devlet ama açık da büyük! Bu parayla evi ayakta tutmak hiç kolay değil.
Ne yapması gerekir?
Sorun da buradan başlıyor zaten!
Ortadoğu, Müslüman dünyası, Çin ve Avrupa üretiyordu,.. Ama mal, ama petrol, ama otomobil, ama kimyasal ürün... Herkes ürettiğini büyük Pazar olan Amerika'ya satıyordu. O da hiç sormadan alıp tüketiyordu. Ama karşılığında mal aldığı adamlara tahvil, bono ya da faiz veriyordu!
Kendi bankaları üzerinden... Yani BORÇLANIYORDU!
ABD'yi bir anlamda üretenler ayakta tutuyordu... Evin ihtiyaçlarını komşudan alarak yürüyor ve bir şey de vermiyordu! Ama alıyordu. Bu dengenin sürmesi için DOLARIN rezerve para olarak kalması şarttı.
Tehlike anında silahlar konuşuyordu zaten. Petrol-gaz ticareti de bu parayla yapılınca herkes DOLAR üzerinden yürümek zorunda kalıyordu. ABD de DOLAR üzerinden borçlanarak zenginleşiyor ve imparatorluğunu sürdürüyordu!
Sonuçta makine ondaydı! İstediği kadar DOLAR basıyor, kimseye hesap vermiyordu!
İşte hem enerjinin merkezi olan Ortadoğu-Avrasya hem de Amerika dışında alternatif tüketim merkezi olma ihtimali bulunan Ortadoğu-Avrasya bu nedenle hiç rahat yüzü görmüyordu! Kan, gözyaşı, acı ve keder hep bu topraklarda...
Amerika çöküşünü engellemek için Ortadoğu'da olmak zorunda. Üretenler de...
Mal ve hizmet üretenler tüketim modelini bu bölgeye yaydıkları an "ABD" diye bir şey kalmazdı!
Son zamanlarda gündemimize düşen HDP, HDP-merkez medya ilişkisi, Aydın Bey'in Demirtaş'a sıcaklığı, YPG ve IŞİD'i de böyle değerlendirmek zorundaydık!
Kimse buralarda ZAR ATMAZDI! Herkesin bir oyun planı vardı. Hiç birinde TÜRK MİLLETİ BİRİNCİ unsur değildi! Herkes önce kendini korur, sonrasına bakardı! KAVGA buydu!
Bir yerde millet adına siyaset yapıp RİSK alanlar, diğer yanda milletin yanında görünüpBARONLARA sırtını verenler...
Küçük ve masum bir soru!
HDP, PKK'yı koruyup kolladığı zaman ne olur?
MHP şiddetle karşı çıkar!
Öfkelenir!
Peki sonra?
Ülkede gerginlik artar! Karışıklık, yerleşmiş olan BARONİK EKONOMİK SİTEMİ daha da güçlü kılar! Sistem kanlı bir şekilde devamını sağlar. Ülkenin çocukları canlarından olurken birileri paralarına para katar!
Bunu genişletip bölgeye uyarlayın!
Olan budur!
Kimin neden hedef olduğuna siz karar verin! Türkiye ancak böyle anlaşılır! Tabii bence!

Ergün Diler

29 Mart 2015 Pazar

SON SAVAŞ

17 aralıktan sonra ilk yazdığım yazıyı hatırlıyorum. Hükümet ve Cemaatin arası neden açıldı başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Gece vaktiydi.  Yazıyı yazdığım zaman insanların bana inanıp inanmayacağını düşünerek yazıyı yayınlamaktan vazgeçmiştim ve bir kaç gün yazıyı taslak olarak bekletmiştim.

Daha sonra Bismillah diyerek yayınla butonuna bastım. Çünkü siteyi ilk açtığım zaman amacım kesinlikle siyasi, politik veya gündeme dair şeyler yazmak değildi. Hayattan alıntılar yapacaktım. Başımdan geçen hikâyeleri anlatacaktım. Sevdiklerimle beraber Bisimit’i bir hatıra defterine dönüştürecektim ama 17 Aralıktan sonra gelişen hadiseler ister istemez beni bu mücadelede var olmaya itti ve sonrasını getirmek zorunda kaldım. Sitede yazdığım bütün yazılar kendime attığım birer tokattı aslında. Bugüne dek suskunluğuma karşı attığım bir tokattı.

Okur kardeşlerimin desteği ile tarihi göz önünde bulundurarak gündemi değerlendirirken, gündem ile tarihi sentezleyerek geleceğe dair analizleri yazdım ve sizinle paylaştım. Bütün bunları BİSİMİT mahlası ile yaptım. Amacım isim yapmak olmadı. Hükümete yalakalık yapmak olmadı. Birilerine haber göndermedim. Birilerinin habercisi de olmadım. Okurlarımla paylaşmadım ama bu yüzden kimi zaman hem paralel tarafından hem de bazı hükümet kurumları tarafından dava edildim veya tehdit edildim. Her iki durumda da ne hükümete ne de paralele sığınmadım. Her ikisinde de Allah'tan başka hiç kimseye güvenmedim. Solo olarak çaldığım Bisimit senfonisine samimi olan Müslümanlar iştirak etti ve bu senfoni hamdolsun sizinle beraber koroya dönüştü.

Bütün bunları neden mi anlattım? Çünkü şimdi yapacağım tespitleri sizinle yine sadece Allah rızası için paylaşacağım. Ve siz de bu tespitleri benim ağzımdan sadece Allah rızası için dinleyeceksiniz. Sonuçları düşünmek, tedbir almak, taraf seçmek, hazırlanmak, dalga geçmek, alay etmek, düşünce israfı veya düşünce insafı eylemek tamamen size kalmış.

Ben bir hiçim.  Hükümet ve Cemaati yazarken de, Ses kayıtları ile ilgili yazarken de, James Foley'i yazarken de, IŞİD'i ilk yazdığım zaman da, BOPun amacını anlatırken de, Tır Operasyonunu, Cifir savaşlarını, Milli Görüşü yazarken de hep hiç olarak yazdım. Bisimit benim değil, bu milletin mahlası ve markası oldu. Bisimit bu millete 100 yıldır operasyon yapanlara, milletin yaptığı operasyon oldu. Şimdi yazacaklarımı yine bu millet için ve yine bu milletin kaygısına sunuyorum.

İstanbul ve Gaziantep’te garip hareketlenmeler var. Fatih Edirnekapı’daki ve Gaziantep’teki dostlarımız çok ilginç bilgiler veriyorlar. Yemen'den, Fas'tan, Hindistan'dan, Malezya'dan ve Afrika'dan bir takım şeyhlerin müritleri harıl harıl bu bölgelerden ev satın alıyorlar. Yavaş yavaş yerleşmeye başladılar. Malezya’da mehdilik ilan eden Şeyh Şafii'nin müritleri Edirnekapı'da dergâh bile kurdu. Hepsi Mehdi'nin zuhuru için hazırlık yapıyor. Mehdi demişken biraz bahsetmekte fayda var.

Türkiye'de özellikle bazı erkek kılıklı SÜRTÜKLER Mehdilik kavramının tabiri caizse içini ceviz kabuğuna çevirdi. Mehdi lafını duyunca hemen ister istemez dalga moduna geçiyoruz. Öyle ki hepimizin dışarı çıkıp Mehdi benim diye bu kavramla alay edesi var. Suç tabi bizde değil, sürekli Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan ahlaksızlarda. Bunlar üzerinde durarak konuyu çöpe çevirmek istemiyorum. Allah onların hepsinin belasını verdi. Öyle rezil oldular ki, farkında bile değiller. Artık sarhoşlukları canlı yayında fuhuş yapmalarına olanak tanıyacak kadar ayyuka çıktı. Neyse konumuza dönelim.

İslam dünyasında şu anda Mehdiliğini ilan eden yaklaşık 200 kişi bulunmakta. Bunların bir çoğu düzenbaz ve sahtekâr. Buna Türkiye'dekiler de dâhil. Neden hepsi demediğimi merak ediyor olabilirsiniz. Bir kısmı da şizofrenik vaka. Yani sağlığı yerinde olmayan ve kendini Mehdi olarak düşünen zavallı insanlar.

Mehdiliğin en kavi alameti olan "Mehdi kendisi bile mehdi olduğunu bilmeyecek, ta ki rivayete göre Halife Suriye bölgesinde (Halep) Rum ordusu ile (Batı Orduları) savaşa gittiği zaman, Halifenin yardımına gidecek ve insanlar kendisine biat edecekler. Ardından Halife ve orduları ile Kudüs’e yol alacaklar. Orada da Hz. İsa’nın zuhuru ile Deccalı yok edecekler ve Kudüs’te namaz kılacaklar.

Bunu konuyu sayfalarca hadis ve rivayetler üzerine bina etmek yersiz. Dileyenler araştırıp farklı rivayetleri de inceleyebilir. Bu kısa bilgiyi neden mi verdik?

Türkiye'deki gençler ve bizler farkında değiliz belki ama bu biraz da İslam Dünyasında belki de tek rahat ülke olmamızdan kaynaklanıyor. Bütün İslam âlemi çalkalanıyor. Kan dökülmeyen tek coğrafya neredeyse yok. Şarktan Garba, Şimalden Cenuba kadar bütün İslam coğrafyalarında ya kıyım, ya da kıyam hâkim. Yanlış anlaşılmasın. Dünyada bir fikir kavgası yok. Çünkü fikir kavgası olsa bir Allah’ın kulu çıkıp Maoizmi, Leninizm’i, Budizm’i veya Hristiyanlığı eleştirir ya da bu fikirlerin, dinlerin savunucularına karşı bir huruç eylemi başlatır.

Ama dünyada İslam ve Müslümanlardan başka eziyet çeken, sömürülen, zulüm ve dayatmalara maruz kalan başka hiç kimse yok. Çünkü kurdukları dünya düzenine İslam’dan başka alternatif hiç bir düzen yok. Bunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden İslam’ın içini boşaltma çabası içerisindeler. Bu çabalar savaşları ve dolayısı ile kıyımları beraberinde ister istemez getirdi. Şimdi ise zurnanın son deliğindeyiz. Olay o kadar koptu ki Müslüman alemi akın akın Türkiye'ye geliyor veya Türkiye'yi izliyor. Üzücü durum ise Türkiye devlet olarak bunun farkında ancak millet olarak bu gerçeklere çok uzaktayız.

Yani Türkiye yarın bir kıyam yapmaya kalksa, bu intifada için dışarıdan milyonlarca Müslüman destekçi bulacağı aşikar ancak Türkiye içinde buna dair ne bir inanç ne de güven emaresi maalesef yok. Ya da ben böyle düşünüyorum. Türkiye'nin dışarıdan milyonlarca destek bulacağına emin olma sebebim ise Türkiye'nin dış politikasından kaynaklanıyor. Dikkat ederseniz daha önce de defalarca belirttiğim gibi Türkiye son 5 yıldır dış politikasını ülke liderleri, partiler, gruplar veya mezhepler üzerine değil halkların talepleri üzerine şekillendiriyor. Bu siyaset fokur fokur kaynayan İslam Dünyasındaki liderleri Türkiye'ye düşman yaparken, halkları ise hayran bırakıyor.

Konuya Davutoğlu ve Erdoğan'ın vizyonu ile devam edeyim. Tekrar buraya döneceğim. 2015 seçimlerinden sonra hedef konuldu. Musul ve Kerkük Türkiye'ye eyalet olarak bağlanacak. IŞİD'den rehineler alındığı gün bunu yazmıştım sosyal medyadaki sayfama. Hatırlayan hatırlar. Şu anda bütün hazırlıklar sürüyor. Hani yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı var ya! Onun neden bu kadar büyük olduğunu Türkiye'deki biz akıllılar haricinde bütün dünya anladı aslında.

Saray'daki odalara isim bile verildi. Abhazya Eyaleti, Ahıska Eyaleti, Dağıstan Eyaleti, Nahcivan Eyaleti, Sana Eyaleti, Tebriz Eyaleti , Tiflis Eyaleti, Habeş Eyaleti, Adana Eyaleti, Cezayir Eyaleti, Halep Eyaleti, Anadolu Eyaleti, Bağdat Eyaleti, Basra Eyaleti, Bosna Eyaleti ve daha ismini saymadığım 250'ye yakın eyalet ismi şu anda Saraydaki odalara verildi bile. Eyaletler bu odalardan yönetilecek ve kim ne derse desin her şey göze alınmış durumda. Rusya'nın batı karşısında zayıflamış olması ve artık Esed'i savunacak pozisyonda olamaması, dikkatini Ukrayna ve kendisi ekonomisi dışında bir yere ayıramaması, Türkiye için oluşmuş bir başka organik fırsat.

Türkiye'nin Musul ve Kerkük’ten sonra ilk hedefi Halep olacak. Burada Türkiye ilk defa sürekli müttefik diye adlandırdığı batıya karşı aleni bir şekilde savaş ilan etmiş olacak. En önemli noktalardan birisi İran, Batı ile beraber ittifak yapacak ve Suriye'de Türkiye'ye karşı cephe alacak. Türkiye yalnız mı olacak? Devlet olarak evet ama millet olarak değil. Malezya'dan, Endonezya'dan, Afrika'nın çeşitli ülkeleri başta olmak üzere bütün İslam âlemi akın akın Türkiye'ye cihat için gelecek ve Türk ordusunun sancağı altında savaşacak. Bu size Çanakkale savaşını hatırlattı mı?

Orada da devlet olarak yalnızdık ve yanımızda ümmet vardı ve biz her cephede galip geldik. Müttefiklerin mağlubiyeti bizim de mağlup sayılmamıza neden oldu ve savaşta kaybetmediğimiz toprakları mason kumandanlarımız yüzünden masada kaybetmiştik. Hatırladınız mı? İşte kaybettiğimiz o yerleri geri almanın savaşını tam 100 yıl sonra yapacağız. Çok az kaldı. Bütün işaretler bu yönde. Bunca risk alarak bütün dünyaya meydan okuyan Erdoğan'ın eceli ile yatakta ölmeye hiç ama hiç niyeti yok. Şehit olmak istiyor. Davutoğlu'nun eceli ile yatakta hasta bir şekilde ölmeye niyeti yok. Bunlar masal değil. Kendileri de defalarca dile getirdiler.

Bahsettiğim mehdi konusuna değineceğim az sonra. Hayal kırıklığına uğratacaksam şimdiden kusura bakmayın. Erdoğan Mehdi filan değil. Ya da mehdi şudur, budur da demeyeceğim. Mevzu şu ki Suriye'de İran dâhil garbın ordusu ile Halep'te yapılacak savaşta Mehdi'nin zuhur edeceğine inananlar hem İstanbul hem de Antep'e yerleşmeye başladılar. Halep savaşından sonra hedefin Kudüs olacağını ve burada Halife'nin imamlığında namaz kılacaklarına inanmış bu insanlar.

Selahaddin dönemini hatırlayın. Sultan Selahaddin haçlılar üzerine yürümeden önce İslam Dünyası'na operasyon yapmış Şii olan Fatımi Hilafetine son vermiş, İslam Dünyasındaki çok sesliliği keserek tek adam olmuştu. Bütün bu icra atlardan sonra Kudüs'e sefer düzenleyip yaklaşık 90 yıldır Kudüs'ü elinde tutan Hristiyanların elinden Kudüs'ü tekrar geri almıştı. Selahaddin Kudüs'ü fethetmeden Kudüs'ü Hristiyanlara tapulayıp İslam Dünyası'nın fetih girişimlerini engelleyen Hilafet Devleti (Fatımiler)'e son vermesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Fatımilerin Şia meşrepli olduğunu ikinci kez tekrar etmeme gerek yok. Şimdi size çok can alıcı bir soru sormak istiyorum. Bugün aynı şeyi İran'ın yaptığını gerçekten görebiliyor muyuz? Kudüs'ü hapseden ülkenin aslında İsrail değil de İran olduğunu fark edebildik mi? Mısır’da daha bu hafta Selahaddin Eyyubi’nin terörizmi tetiklediği için tarih dersi müfredatından kaldırıldığını biliyor musunuz? Hatırlayın Fatımiler Mısır’da hükümranlık sürüyordu ve Mısır’da Fatımilerle beraber Şia alametlerini ortadan kaldıran yine Selahaddin Eyyubi olmuştu. Yani adamların karın ağrısı o kadar büyük ki tam 1000 yıl sonra bile nefretleri dinmemiş, dinmiyor, dinmeyecek.

Özetle Özgür bir Ümmet için, Âdem ile Havva'dan beri her defasında "İsrail menzilimizde 10 dakikada yok ederiz" diyerek bugüne dek küffara karşı tek ok atmamış olan ve Kudüs'ü İsrail'e taşere eden İran'ı artık ortadan kaldırma vakti geldi. Filistin düzelirse bütün Arap Dünyası'nın düzeleceğini unutmayın. Nihayetinde Bağdat’ı, Şam’ı, Sana’yı nüfusuna aldıran İran'ın bunu artık açık bir şekilde ifade etmesi, Tahran haricinde bütün İslam başkentlerinin cayır cayır yanması bizler için yeterince acı bir metafor değil mi? Ya da koca bir kazık?

Ahrar liderinin İstanbul ziyaretinden hemen sonra Suriye’de bütün mucahid grupların birleşmesi sizce tesadüf müydü? Esed, Hizbullah ve İranın ordularını bir avuç mücahid kimin tedarik ettiği ağır silahlarla püskürttü dersiniz? Bütün bu ilerlemeler sizce neyin alametidir?

Bugünlerde Suriye'de en aktif ve öncü gruplardan Ahrar'ın lideri Ebu Cabir'in İstanbul'da olması tesadüf değil. İsmini sayamayacağım birçok kişi de aynı şekilde devletimizden randevu almak için sırada bekliyor. Hepsinin amacı bu kutlu ordunun içinde asker olarak yer almak. Tıpkı Sultan Selahaddin Eyyubi gibi bir zamanlar İslam Dünyası'nın vicdanına kilit vuran Fatımilerin mirasçılarını susturarak veya ortadan kaldırarak başta Kudüs olmak üzere İslam Dünyası'nda intifada başlatması gibi onlar da Batı'nın Karlofça Antlaşmasından sonra başladığı ilerlemeye önce İran'a karşı koyarak dur demek istiyorlar.

Cennet Mekân Necmeddin Erbakan'ın Bosna'daki mücahitlere zamanında para göndererek tarihe "Kayıp Trilyon Davası" olarak geçtiği Türkiye'nin İslam Dünyasında başlattığı öncü misyonu yine Erbakan'ın talebeleri Erdoğan ve Davutoğlu'nun finale taşımasını istiyorlar. Arapların Türk ellerine gelerek tekrar bir huruç başlatması aklımıza Ebu Talip'ten Hz. Muhammedi isteyen kâfirlere şu satırları okumasını getirmiyor mu?

Ebu Talip bir şiirinde şöyle der; “Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor. Hâlbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler’in (hunların) kapılarına sığınmamızı isterler. Allah’ın evi (Kâbe’ye) ant olsun ki; sizler yalan söylüyorsunuz. İşleri karma karışık etmeden ne Mekke’yi terk ne de buralardan Türk yurtlarına göçüp gitmeyeceğiz. Allah’ın evi (Kâbe’ye) ant olsun ki; sizler yalan söylüyorsunuz. Biz Muhammed’e, göğsümüzü siper edecek; onun etrafında çarpışacak, O’nu (sonuna kadar) koruyacağız....” (İbni Hişam, es-Sire, mısır 1955, I., s.275)

Bu şiir dostlar çok ama çok önemli bir kaynak. Bugünü ön görüp, ne olacağını özetleyen bir kaynak. Evet, işler karma karışık olmadan onlar yurtlarını terk edip Türk yurtlarına göç etmeyeceklerdi. Şimdi ise akın akın Türk yurduna geliyorlar. Ebu Talip’in vizyonu 1500 yıl sonra kendini sadece zalim diktatörler altında ezilen Araplarda değil, Budistlerin katlettiği Myanmarlılarda, Çinlilerin zulmü altında inim inim inleyen Doğu Türkistanlılarda, Afrika'nın kara gözlü, temiz yüzlü çocuklarında bulacak, İslam Dünyası ayakta kalan tek yurt olan Türklerin yurdunda tekrar sancağı göndere çekecek ve son savaş bu milletin önderliğinde verilecekti.

Asıl ismi Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani  olan dünyanın ise El-Câhiz olarak tanıdığı ünlü edebiyatçı ise Hz. Ömer'in “Türkler ne yaman bir düşmandır. Onların (düşmanlarına) verecekleri (ganimet) çok az, alacakları ise pek çoktur” dediğini rivayet eder. Yine ilk dönem İslam âlimlerinden fıkıhçı Nuaym Bin Hammad Hz. Ömer'in “Yüzleri deriden kalkan gibi yuvarlak ve geniş, gözleri sanki nazar boncuğu gibi olan kavimlerden çekininiz. Onlar size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz" diyerek işaret ettiği Türkler ‘in sancağı ikinci defa devralacağını bilen BATI teyakkuzda. Türkiye nefes almasın diye her yol deneniyor.

40 yıldır PKK ile uyuşturdukları bu beynin yavaş yavaş kendine gelmesi onları çıldırtıyor. Erdoğan'ın Davos'ta aslında Natenyahu'ya değil bütün Batı’ya rest çektiğini ve Batı’ya karşı Şark’ın son savaş pimini çektiğini çok iyi biliyorlar. Şarkta yüz yıldır AYI diye oynattıkları İran’ın da artık seyircileri etkilemediğinin farkındalar. Bu yüzden HDP eş başkanı Demirtaş üzerinden asla başkan olamayacaksın mesajı göndermeye devam ediyorlar. Onların başlattığı ve sonrasında pişman oldukları, benim de bunu 3 ayrı yazı dizisinde metaforlarla kaleme aldığım BOP EŞBAŞKANLIĞI projesinin Erdoğan'ın planları doğrultusunda yine kendileri aleyhinde işleyebileceğini düşünmemişlerdi. Kaçırdıkları tek nokta bu değildi. Ellerinden önce TSK'yı, sonra MİT'i, sonra ASELSAN'ı, sonra TÜBİTAK'ı, sonra köstebeklerini kaçırmışlardı. Petrolü de, Ortadoğu’yu da, Kudüs’ü de kaçıracaklardı. 

İşte bu düşüncelerle yoğrulmuş onlarca şeyh Malezya'dan, Endonezya'dan, Fas'tan, Yemen'den müritleri ile beraber İstanbul'a geliyor ve ne olursa olsun bu savaşta yer alacağız diyorlar. Onlara göre İstanbul sadece Dârüsselam değil, aynı zamanda hilafetin de merkezi. Ve Halife ise bütün zulümlere karşı dik durabilen cesur adam Erdoğan. Erdoğan bunun farkında ve kesinlikle rehavete kapılmıyor. Hareketlilik onu kesinlikle ürkütmüyor. Aksine bütün bunlar olurken küresel planlara karşı planlar, şeytanın stratejilerine karşı rahmani stratejiler geliştiriliyor. Ekip çok ama çok iyi çalışıyor. Milletin desteği ise en büyük kozları. Millet Erdoğan'ı ne Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ne 17 Aralık darbesi sonrası yerel seçimler de yalnız bırakmadı. Erdoğan genel seçimlerde de ezici üstünlükle galip geleceğini biliyor.

Devletimiz mi? Çok iyi çalışıyor. Söylenmedi, açıklanmadı belki ama uçağımızı da ürettik, tankımızı da. Hem de bütün teçhizat ve yazılımları ile. Hani Erdoğan'ın bize vermiyorlar diyerek Batı'nın ikiyüzlülüğünü açık açık ifade ettiği yedek parçalar var ya! Evet, onları da ürettik. Ne Aselsan'da intihar süsü ile katlettikleri şehitlerimiz ne de Tübitak'ta işe yarar diye besledikleri ince bıyıklı abiler engel olamadı buna. Özetle ne mi demek istiyorum? Savaşa hazırız. Ölmeye hazırız. Savaşırken cephede ilk atılan ve tek kurşun atmadan şehit olan öncü birliğin isimsiz kahramanı olmaya devlet olarak hazırız. Bunun farkında olan bütün dünya Müslümanları bu ülkeye akın ediyor. Son savaş yaklaşıyor.

2023 Erdoğan’ın kafadan ortaya attığı bir tarih değildir. Bu bir Rabbani işarettir. Her 100 yıl bu ümmetin şahlanacağı ve geçmişte de kendini bulduğu gerçeğini artık onlar da biliyorlar. Bu yüzden titriyorlar. Tek ümitleri sizin, yani Türk milletinin bunun farkında olmamış olması. Ya da öyle sanıyor olmaları. Farkında mısınız? Hazır mısınız? Alparslan’ın yiğitleri? Hazır mısınız? Malazgirt’te Alparslan’a 20.000 yiğit Kürt askeri ile destek veren Mervan’ın torunları? Hazır mısınız? Küffarı son bir defa kuzeyin soğuk topraklarına sürmeye, canlı yayında kucağında evladı vurulan Filistinli Baba'nın intikamını almaya, Suriye'de Esed’den kaçarken Amman sınırında açlıktan ölen kız çocuğumuzdan helallik istemeye? Bundan tam 100 yıl önce Çanakkale'ye gözünü kırpmadan 13-14 yaşlarında tüfek omuzda gururla giden ceddimize, torunlarının da tam 100 yıl sonra onlardan geri kalmadığını göstermeye hazır mısınız? Son savaş kapımızda. Ya hep beraber şehadeti kucaklayacağız ya da Ümmet özgür olana dek Ortadoğu’yu o kahpelere zindan edeceğiz.

Son sözüm Batı'ya. Kokuşmuş, ihtiyar şeytanlar. Farkında olmadığımızı mı sanıyorsunuz? Savaşacak askeriniz YOK. Şu ülkenin şu kadar askeri var palavralarını yutmayız. Makinalarınızı ise duman edeceğiz.100 yıl önce olduğu gibi. Canınıza okuyacağız oğlum. Hiç şansınız yok. C-A-N-I-N-I-Z-A  O-K-U-Y-A-C-A-Ğ-I-Z

28 Mart 2015-bisimit

22 Ağustos 2014 Cuma

İşte IŞİD'in Türkiye stratejisi.

Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Ankara Strateji Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet AKif Okur IŞİD'in Türkiye stratejisini anlattı.

-IŞİD nasıl bu kadar etkili olabildi?
-Yeterli üyesi bile olmadığı söylenen bu örgüt nasıl oluyor da bu kadar çok saldırı gerçekleştiriyor, birçok yeri ele geçirebiliyor?
-Irak ordusundan IŞİD'e katılım olduğu söylentileri ne kadar doğru, nedir bu katılımın sebebi?
-PKK neden IŞİD ile savaşıyor?
-IŞİD'in bölgedeki başka örgütlerle ilişkisi var mı, nasıl bir ilişki?
-Müslüman bir örgüt olarak kendini tanımlayan IŞİD, müslümanlara ait kutsal yerleri neden yakıp yıkıyor?
-IŞİD daha ne kadar ilerleyebilir?
-Türkiye'nin de hedefte olduğu söylentileri var, bu ne kadar doğru ve ülkemizi bekleyen tehlikeler neler olabilir?
-Rehinelerimiz neden hala kurtarılamıyor, neyi bekliyoruz?

Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Ankara Strateji Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet AKif Okur tüm bu soruların yanıtlarını İNTERNETHABER'e verdi.

IŞİD'in Türkiye stratejisini anlatan Okur, Türkiye’nin de hedef alınabileceğini söyledi. Örgütün, Türkiye’yi üzerine çekmektense tehditle hareketsiz tutacak bir strateji belirlemiş gibi gözüktüğünü belirten Ortadoğu uzmanı, IŞİD'in, Türkiye’yi iki ana biçimde hedef alabileceğini, bu durumda, IŞİD’i var eden din anlayışının niçin yanlış olduğunu kitlelere, özellikle de gençlere ısrarla anlatmak gerektiğini belirtti ve uyarıyı yaptı: Yoksa, çok canımız yanar.


İşte o röportaj...

-IŞİD’in bu kadar etkili olmasını neye bağlıyorsunuz?

SURİYE VE IRAK'TA YAŞANANLAR IŞİD'İN SERPİLMESİNE ZEMİN HAZIRLADI

Birden çok sebebi var bu durumun. Öncelikle Suriye iç savaşı ve Irak’taki işgalden itibaren yaşananlar IŞİD gibi bir örgütün serpilebilmesi için gerekli zemini hazırladı. Ortalıkta, düzen sağlayacak bir devlet yapısı kalmadı. Herkesin herkese karşı savaşına dönüşen çatışmalar radikalleşmeyi hızlandırdı. Irak’tan Suriye’ye uzanan kuşakta büyük bir mağduriyet coğrafyası doğdu. IŞİD, bu atmosferde yaşanan çatışmaları kendi örgüt çıkar ve hedefleri doğrultusunda başarıyla yönlendirdi. Suriye’de petrol sattığı rejimle yer yer çatışırken muhaliflerin “devrim”den kastettikleri şeye inanmıyordu. Savaşın dinamiklerini kendi özel gündemi doğrultusunda yönlendirdi. Dünyanın Suriye iç savaşını kayıtsızlıkla izlemesi, örgütün gittikçe güçlenmesine en ciddi katkıyı sağlayan faktörler arasında yer alıyor.

IŞİD, sahada karşılaştığı sorunları çözmek için kendini yenileyebilen, hedefleri doğrultusunda başarı kazanmış diğer örgütlerden öğrenen ve sentezler yapabilen bir yapı. El-Kaide ve Hizbullah’ın özelliklerini biraraya getirdiğine dair yapılan yorumları doğru buluyorum. Hizbullah, dünyaya devlet niteliğine sahip olmayan bir örgütün belli bir coğrafya ve nüfusu yönetebileceğini, temel hizmetleri, sosyal yardımları vs. organize edebileceğini göstermişti. Bu niteliği, Hizbullah’a ciddi güç ve yerel/yerleşik bir sosyal zemin kazandırdı. El-Kaide ise kendisini dünyanın dört bir tarafından toplayıp eğittiği gönüllülerin değişik hedeflere yönelik eylemleriyle gösterdi. İdeolojik motivasyonu yüksek, sofistike saldırılar planlayıp uygulayabilen bir yapı olarak temayüz etti. Belli bir coğrafyayı kontrol etme ve yönetme hedefi yoktu.

IŞİD'DE İKİ ÖZELLİK YAN YANA GELİYOR

IŞİD’de iki özelliğin de yan yana getirildiğini görüyoruz. IŞİD, hakimiyeti altına aldığı bölgede belediye vb. hizmetleri yerine getirmek için hızla organize oluyor. Egemenliğini kabul eden sivil nüfusun ihtiyaçlarının karşılanmasına önem veriyor. Bu sayede de dayanabileceği bir sosyal/yerel zemin oluşturuyor. Ancak aynı zamanda dünyanın dört bir tarafından saflarına katılmak üzere gönüllüler gelmeye devam ediyor. El-Kaide’nin ideolojik motivasyonu yüksek militanlarla, askeri disiplin içerisinde hassas planlamaya dayalı eylem yapma yeteneğini de şehir ve cephe savaşlarına uyarlayarak sürdürüyor.

-Yeterli üyesi bile olmadığı söylenen bu örgüt nasıl oluyor da bu kadar çok saldırı gerçekleştiriyor, birçok yeri ele geçirebiliyor?

ÖRGÜTÜN ÇEKİRDEĞİNDE GÜÇLÜ BİR KADRO VAR

Militan sayısı klasik ordularla karşılaştırıldığında az gibi gözükse de, örgütün çekirdeğinde ciddi savaş tecrübesine sahip güçlü bir kadro yer alıyor. Aradaki sayı farkını avantaja çevirebilecek taktikleri kullanıyorlar. Cephe gerisini tutmak için ihtiyaç duyulan kuvveti minimuma indirip çok hareketli unsurlarla çatışmaya giriyorlar. Psikolojik savaş tekniklerini iyi kullanıyorlar. Kafa kesmeler vb. vahşi yöntemler, iki amaca hizmet ediyor. Ele geçirilen yerlerde düşman saydıkları nüfus derhal göç ediyor. Böylece, girdikleri şehirlerde isyan korkusu yaşamıyorlar. Ayrıca, çatıştıkları güçlerin/orduların saflarında korku ve panik uyandırabiliyorlar. Sürpriz saldırılar ile korku silahını yan yana getiriyorlar. Sosyal medyadaki faaliyetlerinden, yoğun istihbarat çalışmalarına ve savaş alanındaki taktiklerine kadar adımlarını koordineli biçimde atan iyi örgütlenmiş bir savaş makinesi var karşımızda.

-Irak ordusundan IŞİD'e katılım olduğu söylentileri ne kadar doğru, nedir bu katılımın sebebi?

IŞİD, IRAK EL-KAİDESİ'NİN HATALARINI TEKRARLAMIYOR

IŞİD’in bir çekirdek kadrosu var bir de müttefikleri. Irak’lı sünniler Saddam sonrası dönemde siyasi süreçlerden değişik biçimlerde dışlandılar. Kendilerini ezilmiş ve aşağılanmış hissediyorlar. Bağdat’taki yönetime işgalin, işgal sonrasında yaşanan iç savaşın ve hali hazırdaki dışlanmışlıklarının sembolü olarak bakıyorlar. Bu psikoloji ile Saddam döneminin bazı önemli askeri unsurlarının ve kimi aşretlerin IŞİD’le koordineli olarak hareket ettiklerine dair bilgiler var. IŞİD, Irak El-Kaidesi’nin hatalarını tekrarlamıyor.

ABD’nin Irak’ta elKaide’yi yenmesini kolaylaştıran sebepler arasında dünyanın dört bir tarafından gelen gönüllülerle yerel nüfus arasındaki uyumsuzluklar yer alıyordu. IŞİD ise yerel koalisyonlar kurmak için ciddi düzeyde gayret ve dikkat sarfediyor. Yerelliği önemsiyor. Hatta ele geçirdiği yerlerde birçok devlet ve belediye hizmetini eski görevliler sürdürüyor.

-PKK neden IŞİD ile savaşıyor?

PKK IŞİD'LE MÜCADELE EDEREK KAZANIM ELDE EDECEĞİNİ GÖRDÜ

Başlangıçta, Suriye iç savaşının yarattığı boşlukta ele geçirip üç kanton halinde yönettiği bölgeleri korumaya çalışıyordu. Ancak, şimdi PKK’yı Irak’ta da IŞİD’le çatışırken görüyoruz. Ben PKK’nın IŞİD’le mücadele ederek başka kazanımlar da elde edebileceğini gördüğü kanaatindeyim. Bunların başında Batılı aktörler ve kamuoyu nezdinde itibar kazanarak elindeki silahı bırakmadan terör örgütleri listelerinden çıkmak yer alıyor. ABD’nin bir taraftan tehdit saydığı IŞİD’i hiç değilse sınırlamak ancak bunu Amerikan askerlerini göğüs göğüse çarpışmalara sokmadan yapmak arzusunun farkındalar. ABD’nin Afganistan’da Taliban’a karşı denediği, karadan taarruz eden yerel unsurlara Amerikan hava kuvvetlerinin sağladığı destekle yürütülmüş ve başarılı olmuş bir savaş stratejisi var. Obama yönetimi bunu Irak’ta tekrarlamak niyetinde. PKK da Perşmerge ile birlikte, bu stratejide kara unsuru olarak yer almak istiyor. Nitekim Wall Street Journal’da yayınlanan bir haberde Yezidilerin tahliye edildiği Şengal Dağı’nda Amerikan “askeri danışmanları” ve PKK’lılar arasında görüşme yapıldığı, ardından da Amerikan hava kuvvetlerinin desteğiyle bir askeri operasyon gerçekleştirildiği söyleniyor.

-IŞİD'in bölgedeki başka örgütlerle ilişkisi var mı, nasıl bir ilişki?

İTTİFAK İLİŞKİLERİ

IŞİD’in zaman zaman kurup daha sonra da bozduğu ittifak ilişkileri var. Bu ittifaklar, farklı örgütlerle olduğu gibi aşiretler vb. güç odaklarıyla da yapılabiliyor. Örgütün gayet kuvvetli bir pragmatic tarafı olduğunu görüyorsunuz. Konjonktür değişip ittifaka ihtiyacı kalmadığında ise pekala eski müttefikleriyle çatışabiliyor. Özellikle Suriye’de bunun çok sayıda örneği görüldü. Benzer durumlarla Irak’ta da karşılaşılırsa hiç sürpriz olmaz.

-Müslüman bir örgüt olarak kendini tanımlayan IŞİD, müslümanlara ait kutsal yerleri neden yakıp yıkıyor?

Bu, örgütün ideolojisinden kaynaklanıyor. Vahhabiler’de ve diğer selefi gruplarda gördüğümüz bir tavır. Türbe vs. gibi mekanları İslam’a aykırı buluyorlar ve yıkmayı bir görev sayıyorlar.

-IŞİD daha ne kadar ilerleyebilir?

IŞİD YENİLGİLERDEN ÖĞRENEN BİR ÖRGÜT

ABD’nin devreye girmesi, Bağdat’taki iktidar dğişikliği ve IŞİD’le çatışan Peşmerge unsurlarına yapılan silah yardımı gibi gelişmeler IŞİD’in hızını kesti. Ancak, örgüt iki şeyi yapacaktır. Dengelerdeki değişimi gözleyerek yeni hedeflere yönelmek için uygun zamanı belirlemeye çalışacaktır. Ayrıca, Amerikan hava
kuvvetlerinin devreye girmesiyle ortaya çıkan duruma uygun stratejiler geliştirmeye çalışacaktır. IŞİD, yenilgilerinden öğrenen bir örgüt. Ancak, IŞİD’i durdurmakta kararlı ve ısrarlı bir ulusal/uluslarararası koalisyon görürsek denklemin ters çevrilmeye başladığından söz edebiliriz.

-Türkiye'nin de hedefte olduğu söylentileri var, bu ne kadar doğru ve ülkemizi bekleyen tehlikeler neler olabilir?

TÜRKİYE'Yİ TEHDİTLE HAREKETSİZ TUTACAK STRATEJİ

-IŞİD, eylemlerini mevcut ülkesel sınırlara göre belirleyen bir yapı değil. Yani, yalnızca Suriye ya da Irak’la sınırlı bir faaliyet alanı çizmiyor kendisine. Örgüt’ten yapılan açıklamalara bakıldığında pekala Türkiye’nin de hedef alınabileceğini görüyoruz. Ancak, tabi Türkiye’yi Irak yahut Suriye ile kıyaslamak imkansız. O
yüzden örgüt, saldırarak Türkiye’yi üzerine çekmektense tehditle hareketsiz tutacak bir strateji belirlemiş gibi gözüküyor. IŞİD, Türkiye’yi iki ana biçimde hedef alabilir. Bunlardan ilki, Suriye sınırımızda elinde tuttuğu yerler üzerinden maruz kalabileceğimiz doğrudan askeri tehdit. Türk ordusunun konvansiyonel yetenekleri bu tarzda bir saldırıyı caydıracak güçte. Diğeri ise terör tehdidi. Her iki tehdit türüne karşı da tedbirli olmamız gerekiyor. Türkiye’nin orta ve uzun vade için alması gereken en mühim önlemin ise örgüt ideolojisi ile mücadele olacağını düşünüyorum. IŞİD’i var eden din anlayışının niçin yanlış olduğunu kitlelere, özellikle de gençlere ısrarla anlatmak gerekiyor. Yoksa, çok canımız yanar.

-Rehinelerimiz neden hala kurtarılamıyor, neyi bekliyoruz?

VATANDAŞLARIMIZI GÖZÜNÜ KIRPMADAN KATLEDEBİLECEK BİR ÖRGÜT VAR

IŞİD’in rehineleri, Türkiye’nin Irak’taki gelişmelere muhtemel bir müdahalesini ya da IŞİD’e karşı bir operasyona Ankara’nın verebileceği muhtemel desteği engellemek için aldığını düşünüyorum. Nitekim, IŞİD’in ABD’nin hava harekatının ardından elinde tuttuğu Amerikalı bir gazeteciyi infaz edip görüntülerini dağıtması, rehinelere nasıl bir mantıkla baktığını ispatlıyor. Bu noktada gerçekten hassas olunması gerekiyor. ABD gibi, Irak’ı işgal edip uzun müddet yönetmiş ve bu ülkede çok ciddi istihbarat unsurlarına sahip bir güç bile IŞİD’in elindeki vatandaşlarını kurtaracak operasyonlar düzenleyemedi. Karşımızda, esir tuttuğu vatandaşlarımızı merhametsiz yöntemlerle gözünü kırpmadan katledebilecek bir örgüt var. O yüzden, harekete geçmeden önce hesabımızı sağlam yapmalıyız.

-IŞİD için terör örgütü tanımlaması yapmak güç mü gerçekten, nasıl bir örgüt bu, bir uzman olarak örgütün yapısını nasıl değerlendirirsiniz?

DOĞALGAZ VE PETROLDEN GÜNDE 3 MİLYON DOLAR KAZANIYOR

Aslında, biraz evvel en can alıcı kısımlarını konuştuk. Eğer terör örgütü tanımını, meşru güç kullanımına dair uluslararası normlar açısından yapacaksak elbette IŞİD bir terör örgütü. Terörün bizdeki eski karşılığı “tedhiş” idi. IŞİD’in kafa kesme vb. görüntülerinin yarattığı dehşet de ortada. Ancak, alışageldiğimiz terör örgütleri ile kıyasladığımızda büyük farklılıklar da görüyoruz. IŞİD şu anda Belçika’dan büyük Ürdün’den küçük bir toprak parçasını fiilen yönetiyor. Doğal gaz ve petrolden günde yaklaşık 3 milyon dolar kazanıyor. IŞİD’in Musul’u alışından sonraki tahminlere göre yaklaşık 2 milyar dolar civarında nakit parası var. Militan sayısının ise 30.000-50.000 arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu büyüklüklere sahip bir yapıyı tahlil etmek için ilave kavramlara ihtiyacımız var. Yoksa, karşımızdaki meseleyi eksik anlamış oluruz.

  




  

   
  

   

  

15 Mart 2014 Cumartesi

Hükumet ve Cemaat’in arası neden açıldı?

Okumayı sevmeyen bir millet değiliz aslında. Sadece detayları sevmiyoruz. Bu yüzden bankadan kredi alırken, bir web sitesine üye olurken, iş sözleşmesi imzalarken hiç bir detaya bakmıyoruz. Sonuç odaklıyız. İmzala gitsin modundayız.Bu yüzden lafı uzatmayacağım, ama yazı uzun olacak, sözleşme de yok.

Madde madde Hükumet ve Cemaat in arası neden açıldı bunu yazmaya çalışacağım. Ancak bütün maddeler nedenlerden ibaret olmayacak. Bazı maddeler bilgi de içeriyor olacak. Bu yüzden sabırla okuyun. Bu yazının kaybedeni çok, önceden söylemiş olayım.

Not: Bu makalede yazılacak olan Amerika ve İsrail devletlerinden kasıt aslında bütün planların arkasındaki tek ülke olan İngilteredir.

1- Fethullah Gülen Amerika’ya yerleşmese idi dünyanın dört bir yanında okullar açılmayacaktı. Amerika buna müsaade etmezdi. Orta doğu’da Türkiye gibi bir müttefiki elde tutmanın yolu sadece Hükumet ile iyi ilişkiler kurmak anlamına gelmez, halkın sevdiği kanaat lideri olarak tanıdığı şahısları da kontrol etmekten geçiyordu. Amerika Türkiye’de bir kaç kanaat liderini kontrol altına alabildi. Daha fazla kanaat liderine nüfuz edemeyince kendisi kanaat liderleri ortaya çıkarmaya çalıştı (İskender Evrenosoğlu, A.O v.b) Kendi yarattıkları kanaat önderleri tek tek ellerinde patlayınca (kimi sapık çıktı, kimi kedi meraklısı) ellerinde kala kala Fethullah Gülen kalacağını anladılar bu yüzden Fethullah Gülen’i her anlamda desteklediler. Fark ettiyseniz Rusya (Putin ve Medvedev) ülkesinden önce sermaye baronlarını kovdu, sonra da Gülen okulları gibi tehlike arz edebilecek yapılanmalara yasak getirdi. Mesela Rusya’da Gülen Gurubu’nun okulları tek tek kapatılırken Süleymanlı Cemaati’nin yurtlarına hiç dokunulmadı. Bununla ilgili Rusya’dan Türkiye’ye özel bir ekibin gelip buradaki Suleymanlı Cemaati’ne ait yurtları tek tek gezdiğini ve bu cemaatin tamamen ıslah çalışması yaptığına kanaat getirip bunu rapor olarak Putin’e sunduğunu biliyor muydunuz? Aynı çalışmayı Gülen Okullarında da yaptılar ancak bu okullarda devletlere nufuz edebilmek adına insanlar yetiştirildiğini anladıkları zaman bütün okulları tek tek kapattılar. Diğer ülkeler de aynı şeyi yapacaklardı ancak Amerika buna müsade etmedi ve Gülen okullarının dünya çapında yayılmasına müsaade etti. Tek şartla ; O da Gülen’in Amerika’da kendi kontrolleri altında kalmasıydı.

2- Türkiye’de Atatürk’ün kurduğu Hükumet dahil hiç bir Hükumet İngiltere’den onay almadan kurulmamıştır. İngiliz kraliyet ailesi Erdoğan’ında hükümeti kurabilmesi adına Amerika ve İsrail’e gerekli yetkileri vermiş ve Erdoğan’ı desteklemelerini emretmiştir. Bu durumda açıklanabilecek bir kaç sebep vardır. Birincisi ileride yapacaklarını düşündükleri Arap baharları için Orta doğuda gösterebilecekleri örnek pilot devlet (Arap baharları olmadan önce Hükumet kurulmuştu). İkincisi İsrail’in güvenliğini sağlayabilecek bir devlet. Üçüncüsü madden çökmüş olan Orta doğu’ya yeni bir nefes katacak devlet. Bunları sol partili biri başaramazdı. Çünkü sadece çalmakla yetinirdi, öyle de oldu. Milliyetçi yapamazdı, işi gücü halkı birbirine kışkırtmak olurdu, oysa Orta doğu İslam adı altında birliğe muhtaçtı, bunu Anap yapamazdı çünkü güçlü bir liderleri yoktu. Bunu yapabilecek tek kahraman Recep Tayyip Erdoğan’dı. İstanbul’u yeniden inşa eden adam olarak biliniyordu. Ve Erbakan gibi mükemmel bir şahsiyeti halkın ihmal edebilmesi için karşısına defolu da olsa mükemmel bir başka adam çıkarmak gerekirdi. Erdoğan da bunun için Amerika’ya gitti.

3- Erdoğan Amerika’da bazı görüşmeler ve anlaşmalar yaptı. Bunu kimse inkar edemez. Ama buna kimse devleti sattı da diyemez. Erdoğan akıllı adamdı. Bu ülkeyi o istese de istemese de Amerika’nın istediği birileri yönetecekti. En azından kendi kontrolünde bu yönetimin olması, bazı hürriyet ve özgürlükleri Türkiye’ye getirebilmesi, toplumun daha ferah yaşaması demekti. Bu yüzden Amerika’nın teklifini geri çevirmedi. Amerika kendi yaptığı planlar dahilinde Erdoğan’ı kullanacaktı. Böylece hem kanaat önderi Fethullah Gülen hem de Siyasi Lider Erdoğan avuçlarının arasında olacaktı. Ama onlar plan yaparken Erdoğan boş durmamıştı. Erdoğan onların kendisini kullandıklarını zannetmesini istemişti. Amerika Erdoğanı, Erdoğan’da Amerika’yı kullanacaktı. Bir yere kadar. Amerika Erdoğan’ın foyasını anlayana kadar Erdoğan istediği gücü elde etmiş olacak ve Amerika’ya kafa tutabilecekti. Erdoğan Rusya’yı aydınlığa kavuşturan Putin’i örnek alıyor, Erbakan’ın ona öğrettiği tarih derslerini tekrarlıyor, Davutoğlu gibi dış siyaset dehalarını yanı başından ayırmıyor, 28 şubattan aldığı Medya dersi ile bir yandan TV, Gazete ve Radyo kanallarında nüfuz oluşturmaya çalışıyor, Türkiye’de sözü geçen siyaset, din ve bilim adamlarını tek tek arkasına alıyor, Ordu’da yeni düzenlemeler yapıyor, üst üste yasalar çıkarıyor, polisi güçlendiriyor, yargıyı arkasına alıyor, her çevreden tekmil koca bir ordu hazırlıyordu. Erdoğan bütün bunları yaparken birine çok güvenmiş ve bütün bu guruplar içinde kadrolaşmasına müsaade etmişti. O kişi Fethullah Gülen’di.


4- Türkiye’nin ekonomik durumu her geçen gün daha iyiye giderken, sıfırlar paralardan atılıyor, yeni köprüler, yeni şehirler, yeni metrolar, yeni kanallar, yeni istihdamları beraberinde getiriyor, 140 lira olan asgari ücret 1000 TL oluyor, daha önce İstanbul’un Anadolu yakasında sadece Carreffour AVM varken, her ilçede 3′er 5′er AVM açılıyor ve her biri tavan cirolar yapıyor, altyapı iyileştirmeleri sonuca gidiyor, yollar dubleleşiyordu. Bütün bunlar olurken devletin kasası da doluyor, devlet faiz ödemeyi bırakıp borç vermeye kalkıyor, İran ile ticaret yapmak için uluslararası para akışını sağlayan SWIFT kodu kullanmıyor ve muazzam bir para akışı sağlanıyor, bu paranın miktarını ne ABD ne başka devletler öğrenemiyor, hepsi çıldırıyordu. Artık kasada yeterince para biriktiğine inanan ve bu parayı birilerinin yemesi gerektiğini düşünen bir Amerika vardı artık. Bu parayı yiyecek olan baronlar da hazırolda bekliyordu. Recep Tayyip Erdoğan Davos’ta İsrail devlet başkanını yerin dibine sokuyor, bütün ülkeler ağzı açık izliyor, Mavi Marmara’da sadece Türkler şehit verirken Türkiye bir anda İslam aleminin bilinçaltında küflenmiş olan Ümmet bilincinin merkezi oluyordu. Artık Amerika için hareket vaktiydi, daha fazla bekleyemezdi. Daha fazla güçlenmemeliydi Türkiye. Çünkü Başbakan yerli otomobilden bahsediyor, Uzaya uydular fırlatılıyor, kendi uçağımızı ve helikopterimizi üretmekten bahsediyor, Altay Tankı İsrail’in ve Almanya’nın üzerinde yıllarca çalıştığı tanklara taş çıkartıyor, silah ihracatımız silah ithalatına yaklaşacak kadar artıyor, Türkiye önü kesilemez bir dönemece giriyordu. Artık buna dur demeliydi. Tek eksik, yargı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın destekçileri karşısında cılız kalan medya gücüydü. Ne yapmalıydı?

5- Türkiye’deki bütün sermaye baronlarını, bütün medya gücünü, bütün hukukçuları, bütün üniversiteleri, bütün yargı birimlerini, bütün kanaat önderlerini, bütün muhalif partileri, bütün vakıfları, bütün dernekleri, LGBT gibi kenarda köşede lazım olur diye kurdukları bütün örgütleri tek yumruk haline getirip, Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmenin zamanı gelmişti. Bunun için bahane hazırdı. Gezi Parkında ağaç eylemi yapılacak, önceden ayarlanmış polisler aşırı güç kullanacaklar, toplum tepki gösteriyormuş gibi oraya toplanacak ve bir yıkıma start vereceklerdi. Ama hesaba katmadıkları bir şey oldu. İstihbarat teşkilatı mevcut emniyetten bağımsız bir şekilde çalışarak Gezi Parkı olaylarını tek tek deşifre etti, Hükumet’in destekçisi bazı medya organları ve yazarlar dakika dakika olanları yazdı ve en önemlisi milyonlarca insan Recep Tayyip Erdoğan’a DİK DUR EĞİLME BU MİLLET SENİNLE mesajı verdi. Bu mesajı ne CNN’in 24 saatlik gezi parkı canlı yayını, ne Financial Times’ın kötü ekonomi yalanları, ne BBC’nin ajan muhabirleri, ne de Almanya’dan gelen Otpor Örgütü uzmanları alt edemedi. Çünkü mesaj millettendi ve millet bütün güçlerin üstünde bir güçtü. Milletin gücü olmadan hükümeti devirmek ise kumda tuğla ile arabacılık oynamaya benzerdi.

6- Hükumet’i Gezi’de devirip yerine hem sağdan hem de soldan bir karışım yaparak ekip yerleştirmek isteyen Amerika bunu beceremeyince gizli silahını ortaya çıkarmaya karar verdi. Artık risk alma vakti gelmişti. Gezi’de oluşturdukları muazzam gücün Recep Tayyip Erdoğan’a işlememesi Amerika, İngiltere gibi dış güçleri daha fazla korkuttu. Kolunu kırdıklarını düşündükleri Türkiye’nin kafasını koparma vakti gelmişti. Bunu meydan savaşında beceremedikleri aşikardı. En iyisi brütüsçülük oynamaktı. En iyisi Recep Tayyip Erdoğan’ın beklemediği biri ile beklenmedik bir hamle üzerinden saldırmaktı. Harcayacakları kişi belliydi. Aslında elde kalan son kişiydi o. Bunu yaparak hem Fethullah Gülen’in gücünü zayıflatacaklardı hem de Recep Tayyip Erdoğan’ın. Yani dış güçler bir taşla iki kuş vuracaklardı.

7- Gezi olayları sonrası hemen kirli oyunlar oynanmaya başlandı. Hükumetin bakanları ve çocukları hedefe alındı. Takipler yapıldı. Görüşmeler kaydedildi. En önemlisi Devlet’in en büyük bankası olmaya aday Halkbankası da bu operasyonla beraber dibe çökecek, İran ile yapılan ticaret engellenecekti. Hakan Fidan’ın kellesini isteyen İsrail yerine piyon olarak cemaatin adamını koyacak, Türkiye’nin bütün istihbaratını eskiden olduğu gibi elinde tutacaktı. Operasyon Başbakan Erdoğan’a kadar uzanacak, Başbakan Erdoğan’ı istifa ettirir ettirmez içeri alacaklardı. Hedef büyüktü, gözler karaydı. Bütün emirler verilmiş. 17 Aralık gecesini ikinci bir lozan yapacaklardı. Cemaat yargı organlarında meşhur iki savcısını kullanacak, medya ayağında ise sahibi oldukları organlar haricinde eski operasyonlarda ismi bavullarla geçen iki tetikçisini kullanacaktı. Onlar da hazırdı. Onlar Askeri vesayeti ortadan kaldırmışlardı. Onlar yargı vesayetini ortadan kaldırmışlardı. Onlar eğitim vesayetini ortadan kaldırmışlardı. Onların önünde kimse duramamıştı. Başbakan da duramazdı. Hükümeti de devireceklerinden emin bir şekilde çıkmışlardı yola. Halbuki onlar bütün bu vesayetleri ortadan kaldırırken yanlarında Başbakan ve dolayısı ile millette vardı. Başbakanı ortadan kaldırırken bunu hesap edememişlerdi. Millet karşılarında dikilecek, boylarının ölçülerini alacaklardı. Bir savaşı kumandanın değil, ordunun kazandığını unutmuşlardı. Önceki savaşları kendilerinin kazandıklarını zannediyorlar ve bu sarhoşlukla operasyona başlıyorlardı.

8- 17 Aralık’ta operasyon başladı, bakan çocukları, vekil çocukları, iş adamları tek tek baskınlarla içeri alındı, sorgulandı. Sorgu başladığı ilk gün medyanın iki tetikçisi bir bir dökülmeye başladı, 7-8 ay önceki mesajları ortaya çıktı, operasyondan bu şahısları haberdar eden savcılar nasıl oluyor da üslerini veya yargı kurumlarını bilgilendirmiyordu, operasyonu bu şahıslara sızdıran emniyet müdürleri nasıl oluyor da operasyondan üslerini haberdar etmiyordu. Ortada bir kapan vardı ve bu kapanın üzeri Ananas bitkisi ile kamufle edilmişti. Kimse farkında değildi. Herkes Fethullah Gülen 4 metre kare bir odada sabahtan akşama kadar ibadet ediyor ve sadece ağlıyor diye inanmışken ortaya akıl almaz ses kayıtları çıkıyor ve cümle alem yeryüzüne gelmiş geçmiş en büyük CEO, GENEL MÜDÜR’ü yani Fethullah Gülen’i tanımaya başlıyordu.

9- Operasyon sekmişti, nokta atışı yapacağını zannedenler yanılmıştı, devlet kurumları ve özellikle istihbarat iyi çalışıyordu. Düşman 1 yıl içerisinde 2. tarihi yenilgisini almaya hazırlanıyordu. Onlar için bu iki yenilgi bizim için ise bu iki zafer o kadar önemliydi ki Rusya Devlet Başkanı Putin “Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesini alkışlıyorum” diyordu. Bosna Hersek’ten, Malezya’dan, Filistin’den, Mısır’dan, Endonezya’dan, Pakistan’dan Müslümanlar gösteriler yapıp son kalenin ayakta kalmasını istiyorlardı. Evet Türkiye son kaleydi. Sermaye baronlarının at koşturmak için sabırsızlandığı, bankaları tekrar boşaltmak için can attığı, devlet kurumlarını iç etmek için ağızlarının sulandığı, ezanı susturmak, insanları yozlaştırmak, şeytana hizmet etmek için ter döktükleri son ülke burasıydı.

10 – Üçüncü Dünya Savaşı çıkmıştı. Kimsenin haberi yoktu. Bangladeş’te Müslümanlar sokakta öldürülüyor. Myanmar’da Budistler camii ve Müslüman mahalleleri basıp masumları diri diri yakıyor, Filistin’de duvarlar örülüp Müslümanlar açlığa terk ediliyor, Mısır’da darbe yapılıp sokak ortasında katliamlar yapılıyor, Irak’ta Şii ve Sünni bahanesi ile her gün onlarca bomba patlıyor, Suriye’de Esad rejimi Müslümanlara kan ağlatıyor, Doğu Türkistan’da Çin Halk Cumhuriyeti Müslümanları kısırlaştırıyor, Somali’de, Etiyopya’da çölün ortasında bile El Kaide denen ve ismini bile Amerikalılardan duyduğumuz bir örgüt hortluyor, Müslümanlar dünyanın her yerinde zulüm ve işkence altında eriyordu. Savaş olmayan, kazandığımız bir tek yer vardı. Müslümanları tekrar bir araya getirecek, İslamı tekrar diriltecek, yeniden bir dirilişe şahitlik edecek o topraklar Türkiye’ydi. Şeytanın ve uşaklarının tek amacı burada da fitne ateşini yakıp İslamı somut olarak tamamen ortadan kaldırmak, ortada güçlü bir İslam devleti bırakmamaktı. Evet Müslümanlar bunun farkında değildi ama 3. dünya savaşı çoktan başlamıştı.

11- Türkiyeyi de savaşın ortasına atmak isteyen, pasifize etmek isteyen dış güçler ellerinde son kozu olan cemaati kullanmaktan çekinmediler. Milletvekilleri istifa ettirdiler, bürokratları yasa dışı hareketlere teşvik ettiler, bazılarını tehdit ve şantajla taraflarına çekmek istediler. Bu yüzden belki Başbakan Haşhaşi benzetmesi yaptı. Belki bu yüzden bu benzetme cemaatin bu kadar zoruna gitti. Gitmeliydi. Çünkü doğruydu. Yanlış olsa gülüp geçeceklerdi. Öyle olmadı ve olmayacakta.

12- Hedef yerel seçimler değil genel seçimler, bundan sonra 1 yıl boyunca Akparti’de istifalar devam edecek, bazı bölgelerde patlaklar olacak, farklı savcılar, farklı soruşturmalar olacak, farklı ses kayıtları, farklı görüntüler çıkacak ortaya. Hedef 1 sene içerisinde genel seçimler yapılana dek Hükumeti yıpratmak olacak. Bu yarışın kaybedeni hem Akparti olacak hem Cemaat. Kazanan ise şakşakçılar. Yani eline cips ve kola alıp evlerinde mücadeleyi TV’den keyifle izleyenler. Bizim Gezi’de yapamadığımızı 1 gecede cemaat yaptı diyen zihniyet olacak kazanan.

13- Bilmem hatırlar mısınız? Bütün bunların farkındaymış gibi son genel seçimlerden sonra “Artık Gel Bitsin Bu Hasretlik” demişti Başbakan. Sizce bunların farkında değil miydi Başbakan? Fethullah Gülen Türkiye’de olsaydı ve CEO olmak yerine Hoca efendi olmayı tercih etseydi şu anda Türkiye’de durum çok farklı olurdu. Ama vazgeçemedi şirketlerinden. Amerika’da kalmayı tercih etti. Yani baronlarla el ele olmayı tercih etti. İsrail’i tercih etti. Mavi Marmara’ya ikinci defa küfür etmeyi, Başbakan’ın başrolde oynadığı Roma oyununda Brütüs olmayı tercih etti.

Bundan sonra ne mi olacak?

Her şey size bağlı. Ya Akparti de Cemaatte gücünü yavaş yavaş kaybedebilir. Erdoğan bir sonraki seçimlerde partinin başında durur ve davaya sahip çıkarsa Türkiye kaburgasından dışarı çıkabilir. Yani hayal ettiğimiz gibi bağımsız bir ülke olabiliriz ( Şu an bağımsız olduğumuzu düşünmüyorsunuz değil mi? ) Ancak Başbakan artık ben yokum derse bu ülkeyi taşıyacak başka kahramanların olmadığını belirtmek isterim. Maalesef savaş ince bir sanattır. Tecrübe, Bilek ve Yürek gerektirir. Biri eksik olursa, eninde sonunda kaybedersiniz.

Beddua ile yazıyı tamamlamanın bir anlamı yok. Bu ülkenin bir ferdi olarak dış güçlerin oyunlarını bozacak tek güç yine Millettir. Yani sağlam irade’dir. Lütfen İrademize sahip çıkalım. Tabi önce İradeli olmak kaydı ile. Hükumet ve Cemaat kavgası diye başlık attık ama aslında başından beri demek istediğimiz tek şey bu kavganın Hükumet ve Cemaat arasında olmadığı. Bu kavga Türkiye ile dünyanın kavgası. Bu kavga Hak ile Batılın kavgası