HOŞGELDiNiZ..!

Bu sayfada okuyuculardan gelen,değişik konularda yazılar bulacaksınız..Sizde bize yayınlanmasını istediğiniz yazılar gönderebilirsiniz.Böylelikle hem yazılarınız binlerce insana ulaşır,hemde binlerce konuda bilgi sahibi olursunuz..Bilginin sonu yoktur..Faydalı olabilirsek ne mutlu bize..Saygılar..mail adresimiz... remzi206@gmail.com
“Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyen değil, öğrenmeyi öğrenmemiş insanlar olacaktır.”Alvin Toffler

10 Aralık 2009 Perşembe

Türkler, Hz. Muhammed'in yolundan gittiği için dünyaya hakim oldu



Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu: Türkler, Hz. Muhammed'in yolundan gittiği için dünyaya hakim oldu.

Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, "Türk milleti Hazreti Muhammed (SAV)'in peşinden gittiği için dünyaya hâkim oldu. Dünyaya hâkim olmak için yeniden Hazreti Muhammed'in yolundan yürümek zorundayız." dedi.

Türk Ocakları Denizli Şubesi'nin düzenlediği "Türk Kimliği Üzerine Psikolojik Savaş" konulu konferans Denizli Çatalçeşme Oda Tiyatrosu'nda yapıldı. Konferansa, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Denizli İl Başkanı Zafer Kaplan, Türk Ocakları Denizli Şube Başkanı Prof. Dr. Mehmet Akgün, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Konferansa konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, son yıllarda Türk kimliği üzerine büyük bir psikolojik savaş yürütüldüğünü ileri sürdü. Eroğlu, "Medya ve bazı aydınlar, Türk toplumunda kimlik sorunu yaşanıyormuş gibi gösteriyor. Türkiye'de tek bir millet vardır o da Türk milletidir. Türk milleti kimsenin tepesine vura vura arasına almamıştır. Koca koca adamlar TV kanallarına çıkıp Kürtçe konusunda baskı yapıldığını söylüyorlar. Baskı yapıldığını iddia ettikleri birtakım insanlar ise Türkçe bilmiyor, bu nasıl bir baskı anlamak mümkün değil. Akıl sağlığınızı korumak için TV'nizi kapatın." diye konuştu. Birtakım insanların Türk milletinin soğukkanlı ve sakin duruşundan faydalanarak ortaya Türkiyelilik kavramı attığını ileri süren Eroğlu, "Şimdi biz Uygurlu bir anneye Türkiyeli anne mi diyeceğiz? TBMM'de milletvekili bir hatun diyor ki 'Anayasadaki Türk milleti kavramını çıkarıp Türkiyelilik kavramını getirelim.' Bu kadın kendi kimliğini bulmuş Türk milletine kimlik biçiyor. Yani Türk milleti ile gırgır geçiyorlar." ifadelerini kullandı.

Türk kimliği üzerindeki savaşın her alanda kendini gösterdiğini kaydeden Eroğlu, "Bu ülkede birtakım operasyonlar yapılıyor. Birtakım insanlar gözaltına alınıyor. Tabii ki hukuk dışı iş yapanlar cezasını çekmeli. Ancak bu operasyonun adına Ergenekon konmasını kasıtlı buluyorum. Bu da Türk kimliğine karşı yapılan psikolojik savaşın bir parçasıdır. Şimdi Ergenekon'u kirlettiniz, sıra Ötüken'de mi? Ötüken'i ne zaman kirletecekler merak ediyorum." dedi.

Türk milletinin etnik gruba indirgenmek istendiğini öne süren Eroğlu şunları kaydetti: "Türk milleti etnik bir grup değildir. Bu oyuna gelmeyelim. Dünya, adaleti ve hakkaniyeti sadece Türk milletinden gördü. Dünyaya yeniden adalet ve hakkaniyeti getirmek için özümüze dönüp tarihi Türk kimliğimizi yeniden kurmak zorundayız. İslamiyet'in temel kavramlarının içi boşaltıldı. Bundan arınmanın yolu vahyin ta kendisidir. Bu millet Hazreti Muhammed'in peşinden gittiği için dünyaya hâkim oldu. Dünyaya hâkim olmak için yeniden Hazreti Muhammed'in yolundan yürümek zorundayız." (CİHAN)

08 Aralık 2009 Salı

Vahşet..


Tam insafsız bir saldırı sonucunda bir otobüste yanan zavallı Serap’ın ölümüne yanarken Tokat’tan yedi askerin şehit olduğu haberi geldi.

Acı, öfkeye döndü.

Belli ki birileri Türkiye’yi yeniden kana bulamak istiyor.

Ama bu sefer geçmişe benzemez bu oyunlar.

Bu sefer, başkalarının hayatlarını rahatça alabileceklerini, insanları kurban edebileceklerini sananlar kendi hayatlarını da koyuyorlar masanın üstüne.

Hepimizi öldürebilirler, Kürtleri Türkleri karşılıklı kışkırtarak sokakları kan bataklığına çevirebilirler.

İstanbul’daki genç kızı da, Diyarbakır’daki delikanlıyı da, Tokat’taki yedi askeri de öldürtebilirler.

Barışın kapısına geldiğimizde, huzura, özgürlüğe parmaklarımızın ucuyla değdiğimizde bizi sokak savaşlarına sürükleyebilirler.

Bin bir türlü kaprisle, siyasi hesapla, çıkarcılıkla bunu yapabilirler.

Diyarbakır’daki genç Kürtleri sokaklara salabilirler, İzmir’de, Çanakkale’de genç Türkleri sokaklara dökebilirler.

Yeniden sıkıyönetimler gelsin, yeniden tanklar yürüsün, yeniden baskılar artsın isteyebilirler.

Barışta kavuşamayacaklarını düşündükleri siyasi güce, savaşta kavuşabileceklerini düşünebilirler.

Ama bugün başkasının hayatını tehlikeye atan herkesin hayatı tehlikeye girer.

Barışı önlemek için “dağa çıkarım” diyen Türk politikacıyla, “dağlara gideriz” diyen Kürt politikacının “zihinsel ortaklığının” ördüğü bela kafesine sadece biz girmeyiz, kendileri de girerler.

Eğer plan, bu ülkenin insanlarını sokaklarda birbirine kırdırmaksa, ne hapisteki lider, ne dağdaki lider, ne yeni bir darbenin hayalini kuran darbeci, yaratılacak bu belanın dışında kalır.

Ergenekon’un, Kafes planının arzuladığı o kanlı kaosun yaratılmasına yardım etmek için hiç beklenmedik yerlerden koşarak gelenler olduğunu görüyoruz.

On iki yıldan beri tek eylem yapılmamış Tokat’ta, tam DTP davasından bir gün önce askerlere tuzak kuruluyor.

Başbakan Erdoğan’ın Obama’yla görüşmesinden bir saat önce patlıyor Tokat’ta silahlar.

Türklerde ve Kürtlerde biriken kızgınlığı birileri iyice tahrik edip kalabalıkları sokaklarda vuruşturmak istiyor.

İzmir’de DTP konvoyunu taşlayan kızla, Diyarbakır’da parti merkezi yakan gencin “ırkçı” öfkelerini siyasi bir çıkara dönüştürmek istiyor belli ki birileri.

“Açılım bitti” diye sevinçli açıklamalar yapanlar, “açılım bittiğinde” onun yerini alacak şiddetin nasıl bir şey olacağını sanıyorlar?

O şiddetin kurbanları sadece İstanbul’da Serap, Diyarbakır’da Aydın, Tokat’ta yedi genç şehit mi olacak?

Yirmi beş yıllık acının biriktirdiği, beslediği o “ırkçı öfke” ya barışçı bir açılımla yatıştırılır ve ülke huzura kavuşur ya da alabildiğine kışkırtılır ve bütün ülke, bütün insanlar tehlikeye atılır.

Bu sefer o şiddetin hedefinde herkesin ismi yazar.

Durum çok açık.

Türkiye ya barışa kavuşacak ya da bu kadar kışkırtmayla kitlesel katliamlar yaşayacak, otobüslerde genç kızlar vahşice yakılacak, sokaklarda çocuklar vurulacak, askerlere pusular kurulacak, büyük kitleler ayaklanacak, katliamlar olacak.

Ama şunu unutmayın, Kürt meselesi artık sadece Türkiye’nin meselesi değil, bütün dünyanın meselesi.

Türkiye’nin karışması bütün bölgeyi karmakarışık eder, Ortadoğu’nun bütün dengeleri altüst olur.

Bunun bedelini herkes öder bu defa.

Bizim gibi sıradan insanlar zaten öder, sokaklarda vurulur gideriz ama “hücresi on beş santim küçüldü” diye ortalığı yakmaya kalkan Apo da, “barış olursa benim siyasi geleceğim ne olacak” diyen Karayılan da, bir kaos planını uygulatıp o karışıklıkta iktidara gelmeyi amaçlayan darbeci de öder, DTP’yi kapatıp Kürtleri siyasetten atmaya çalışan da öder, “dağa çıkarız” diyen Türk ve Kürt politikacı da öder.

“Ortalığı kan gölüne çeviririz” diye babalanıp duranları dinliyoruz günlerdir, kan gölüne çevirirsiniz ama bu sefer o gölde başkalarıyla birlikte siz de boğulursunuz.

Bu katliam Türkiye’de son katliam olur, birçok insanla birlikte katliama destek olanlar da hayatını kaybeder.

Toplumsal kışkırtmalarla şaka olmaz, başlatırsınız ama bitiremezsiniz.

Bu vahşetten vazgeçin, sadece başkalarının kurban olacağını sanmayın, sizin adınızı da yazarlar kurbanların arasına.
Bakın barış için bütün koşullar hazır, hep birlikte yaşayabiliriz, gençlerimiz aydınlık bir gelecekte sürdürürler hayatlarını.

Ama barışa kıyarsanız, barışa kıyana da kıyarlar bu sefer.

Bu sözümü hatırlarsınız ama hatırladığınız son söz olur bu.

Yapmayın, ne başkalarının hayatıyla, ne kendi hayatınızla oynayın.

Bırakın insanlar yaşasın, siz de yaşayın.

06 Aralık 2009 Pazar

Yaşlanıyoruz galiba...



Bugün üniversite ögrencilerinin çogunlugunu 1983 dogumlular ve daha küçükler olusturuyor. "gençlik" onlara deniyor.
Onlar için tek bir Almanya var ve SSCB, Çekoslovakya, Yugoslavya gibi ülkeleri tanimiyorlar. Soğuk Savaşı bir bilgisayar oyunu saniyorlar. AIDS doğduklarindan beri var. CD doğduklarindan beri var. 45lik ve Long-Play plak dinlememişlerdir. Michael Jackson onlar doğduğunda beyazdı. Beyaz sadece bir renkdi. Bülent Ersoy onlar doğduğunda kadındı. Eski filmlerde Ajda Pekkan'ı görseler tanımazlar. Nükhet Duru onlar için Türk pop şarkıcısıdır. Oysa Yeşilçam'ın vamp kadınlarındandı. Küçük Emrah'ı, Emrah'ın gayrimeşru oğlu sanıyorlar.
Rıdvan Dilmen onlar için sadece bir TV spor yorumcusu ve ona neden "Şeytan" dendiğini bilmiyorlar. Kenan Evren onlar için tonton bir ressam. Onlar için "Çarli'nin Melekleri" ve "Görevimiz Tehlike" sadece geçen senelerin yeni vizyon filmleri. Siyah beyaz bir bilgisayar ekranı olabileceğini düşünemezler. Pac-Man'i, Tommix'i, Teksas'ı, Red-Kit'i, Kaptan Swing'i, Zagor'u, Killing'i bilmezler. Amiga ve Commodore 64'leri olmadı hiç. Siyah beyaz bir televizyon olabileceğine inanmazlar ve uzaktan kumanda olmadan nasıl kanal değiştirileceğini bilmezler.
Balkonda hiç anten ayarı yapmadılar ve "oldu mu hanııııım"demediler. Alt kattakiler: "Üşüyoruz yak şu kaloriferi kapıcı" Üst kattakiler ise:"Söndür şu kaloriferi pişiyoruz kapıcı" demediler. Sadece tek bir kanalın (TRT'nin) günde belirli saatlerde yayın yaptığı dönemlerde dinazorların da yaşadığını düşünürler. Çetin Çeki, Can Akbel, Erkan Oyal, Ertan Yüce, Jülide Gülizar kimdir bilemezler... Dallas'ı sadece NBA maçlarından bilirler. Flamingo Yolu ise sadece bir bar adı olabilir onlar için. John Travolta'yı hep balık etli ve yuvarlak hatlı olarak gördüler ve onun nasıl olup da bir dans ilahı olabildiğini hayal bile edemezler.
Cem Karaca'yı Almanya'dan kesin dönüş yaptıktan sonraki şarkılarıyla tanırlar. Oysa o Cem Karaca Karacaoğlan, Ahmet Arif, Aşık Mahzuni, Cahit Külebi şarkılarıyla çok farklı bir kimliğiyle bilinir. Aynı şey Timur Selçuk için de geçerlidir. Gerçek Batı Müziği 60'lı-70'li yıllarda dinlediklerimizdi. Bundan ne yazık ki mahrum kaldılar.
Neşe Karaböcek'i bilemezler. Orhan Gencebay, Müslüm Gürses'in Dolmuş rekabetinden haberleri yoktur. Ve bizlerin üniversitedeyken cep telefonsuz nasıl yaşayabildiğimize akıl erdiremezler.
Galiba biz yaşlanıyoruz, ne dersiniz?

05 Aralık 2009 Cumartesi

Büyük bölücü yalan !


Gardiyanlar “günaydın Öcalan Bey” dememişler; çay söylemiş, soğuk getirmişler gibi nereye çeksen oraya gider bir muğlak mızıldanma değil. Somut, elle tutulur, gözle görülür bir gerçek.

Büyük bir yalan.

Bölücü kandırmaca.

Hapishane odası 12 metreydi, 6 metreye düşürdüler diye bir figan yükseldi. Bu gerekçeyle 7 şehirde molotof kokteyli attılar, karakolları bastılar.

Şu noktaya gelindi.

Polis, sokağa dökülüp, molotof kokteyli atanları, sağa-sola saldıranları yakalamaya çalışmıyor. Polis, kendi canının derdine düştü. Karakola saldıranlardan korunmaya çalışıyor. Nerdeyse polisi koruyacak ayrı polis gücüne ihtiyaç duyulacak bir tablo ortaya çıktı.

Oysa oda küçülmemiş.

Eskisi 11 metre 98 santim.

Yenisi 11 metre 81 santim.

17 santim fark var.

İnsaf edin; 17 santim bir karış eder, bir karışlık küçülmeyi insan gözü bile hissedemezken; “6 metreye indirdiler, yarı yarıya küçülttüler, pencereden hava gelmiyor, havasızlıktan boğuluyor” yalanını uydurdular.

Kim uydurdu bu yalanı?

Abdullah Öcalan mı?

Avukatlar mı?

DTP önde gelenleri mi?

Hepsi birden mi?


***


Ayıp. Göz göre göre bu yalan söylenir mi? Hadi Adalet Bakanı’na inanmayalım, Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Zafer Üskül’e de mi inanmayalım.

Bölücülük şaha kalktı.

Ülke geriliyor.

Toplumu geriyorlar.

Ülke “kan gölüne dönüşsün” istemekteler...

Diğer gazete yazarlarına da mutlaka gelmiştir. Dün benim elektronik-posta kutusuna şu bilgi ulaştı:

“...Gece Şırnak ili İdil ilçesi Öğretmenevi basıldı. Koca koca taşlarla cam çerçeve indirildi. Duvarlar delindi. Polis içeridekileri korumak için bodruma kapattı. Sonra geç vakit çıkarıp tanıdık evlere dağıttı. Bir yakınımın (kendisi de doğuda öğretmen) kardeşi yeni atandı bu ilçeye... Tabii feryatlar telefon vasıtası ile bana da ulaştı. Gece geç vakte kadar haber alabilmek için endişeyle bekledim... Durum kötü ama parmağını kımıldatan yok.

Öğretmen ve memur aileleri, tıpkı asker aileleri gibi elleri yüreklerinde bekliyorlar.

Öğretmen atamışsın; adamlar bunu asimilasyon aracı gördüklerinden, kovalamaya başlayacaklar yakında... Zaten birebir duyumlarıma göre, ilköğretim okulu sınıfında, öğretmen ders anlatırken, çocuklar transa geçiyor ve ‘gerilla marşı’(!) söylemeye başlıyor, öğretmen sesini çıkaramıyor. Kazara çıkarsa veliler okulun kapısına dayanıp şikâyetçi oluyor. Ve garip öğretmenim, senelerim dolsa da çekip gitsem diye gün sayıyor. Ayıptır. Günahtır. Zulümdür bu...”


***


Bölücü yalan uyduruyor.

Doğuda halk, polise, askere, jandarmaya, bakana, başbakana değil “yalana” inanıyor.

Açılımın geldiği nokta; “bugün Kürt ayrımcıları ne verirsen bir fazlasını isteyen ve arkasında ABD, AB, AKP ve yandaş gazete yazarları olduğuna inanan” kitle isyanı kışkırtıcılığının zaferi oldu.

Bosna-Hersek’leşiyoruz.

Bölcülük ateşini yükseltmenin odağı haline gelen DTP’nin temsilcileri, milletvekilleri, başkanı dün de “Anayasa Mahkemesi kapatma kararı alırsa” dağa çıkarız tehdidini savurdular. Önderlerinin Abdullah Öcalan olduğunu, onun sözüyle hareket ettiklerini açıkça söylediler ve “açılım bitmiştir” ilanı yaptılar.

Türkiye gerçekten zorda!

Ülke kan gölüne dönebilir.

İyi yönetici; durumu önceden görüp toplum çığırından çıkmadan müdahale edendir.

03 Aralık 2009 Perşembe

GÜRÜLTÜ




Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk birkaç haftasını huzur içinde geçirir; ama sonra ders yılı başlar. Okulların açıldığı ilk gün dersten çıkan öğrenciler, yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmelerler, bağırıp, çağırarak geçer giderler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam buna bir son vermeye karar verir.

Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapının önüne çıkar onları durdurur ve, "Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar vereceğim" der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve şöyle der:

"Çocuklar, enflasyon beni de etkilemeye başladı. Bundan böyle size sadece günde elli sent verebilirim…"

Çocuklar pek hoşlanmazlar, ama yine devam ederler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları.

"Bakın" der, "Henüz maaşımı almadım bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?"

Çocuklar, "İmkansız bayım" der.

"Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz.”

01 Aralık 2009 Salı

Aşkın Yeni Tarifi !



Neden aşkın simgesi kalptir? Neden beyin aşkla ilişkilendirilmez? Mantık dediğimizde aklımıza sadece aklın gelmesi, yüreğin bu olaya dahil edilmemesi nedendir?

Aşkın Yeni Tarifi!
Akıl ile kalp arasında mantık oturur. O yüzden aşk kalbimizle ilgilidir. İçine mantık girmez. Deli divane aşık olmak, kara sevdaya düşmek, akıllı insan işi değildir. Leyla, düşünme ve yargılama sistemini devreye soksaydı, Mecnun’un yolunu mu gözlerdi? Mecnun kalbinin sesini dinlemeseydi, çöllerde mi yürürdü?
Artık devran döndü, bu gözü kara aşklar yok. Değiştik, evrim geçirdik, dönüştük. Ne kadar çok sevdiğimizi düşünsek de, artık hiçbirimiz dağları delmiyoruz. Aşk için verilen mücadelenin kavuşana kadar sürdüğünü düşünmeye başladım.
Bireysellik! Özgüven! Ego! Kendini sevmek! Yaşamın içinde en az hasarla ilerleyebilmek ve günümüz şartlarında ayakta durabilmek için daha pek çok özelliğe sahip olmamız gerekiyor. Peki, aşka ne oldu? Akıl kalbi yendi!
Tüm dünya düzeninin değişmesi, teknoloji, uzay çağı, milenyum, değişmeyen ne kaldı ki? Komşuluk ilişkileri? Eskiden insanlar evlerinin kapılarını kilitlemeden yaşarlardı. Şimdi mümkün mü? Aynı apartmanda oturan ve hiç tanımadığınız komşularınız yok mu?
Çocuk yetiştirmek dayak ve ceza üzerine kuruluydu. Şimdi psikologlarımız, okulda rehberlik servisimiz, çocuğa nasıl davranılması gerektiğini anlatıyorlar. Tüm ailenin düzeni çocuğa göre ayarlanıyor, eskiden çocuk, dünyaya geldiği evin düzenine uyum sağlardı.
Bunlar gibi daha nice örnekler verilebilir. Değişimin önünde duramayız. Bilim, tıp ilerliyor. Her gün daha iyi ve doğruya yürüyoruz. Elbette dönüşmek zorundayız. Yediğimiz yemekler, kıyafetlerimiz, dinlediğimiz müzikler, her şey farklılaşıyor. Ayak uyduracağız, mecburuz.
Genetiğimiz bile dönüşüme uyum sağlıyor. Fiziksel özelliklerimiz farklılaşıyor. Peki, bu değişime aşkın katılmamış olması mümkün mü? Elbette değil!
Aşk ve dostluk gibi insanı insan yapan pek çok etken, ne kadar dirense de, değişime karşı gelememiştir. Özellikle bu iki kavram, tek bir temelin üzerine kuruluyordu. Kendinden fazla sevme! Dost için, aşık olduğunuz kişi için, neler feda edilmezdi ki? Şimdi böyle bir lüksümüz yok! Kimseyi kendimizden fazla sevemeyiz. Cebimizde iki liramız varsa, bir lirasını paylaşabiliriz. Eğer paranız zaten bir liraysa, onu da kendimize saklamak zorunda kalırız. Yaşam bir savaşa dönüştü. Ya öldür, ya öl! Hayatta kalmak istiyorsak, önce ben demek zorundayız. Aşk, bu sistemin içinde eski haliyle yaşayamazdı. O da değişti! Artık birini seviyorsak, içine mantık koyuyoruz. Ancak bu da değişecek. Akıl şimdi kalbi yendi ama bir gün gelecek, aklı da başkası yenecek!

24 Kasım 2009 Salı

Haydarpaşa'nın fermanı hazır !


Marmaray'ın devreye girmesiyle atıl hale gelecek tarihi Haydarpaşa Garı'nın da bulunduğu alan 2010 yılında ihaleye çıkacak. Yap-İşlet-Devret modeli ile gerçekleştirilecek projenin büyüklüğü 5 milyar dolar.

İstanbul'u Manhattan yapacak Haydarpaşa projesi için geri sayım başladı. Marmaray'ın devreye girmesiyle atıl hale gelecek tarihi Haydarpaşa Garı'nın da bulunduğu 1 milyon 300 bin metrekarelik alanı dönüştürecek 5 milyar dolarlık proje 2010 yılında ihaleye çıkacak. Kurum ve kuruluşların görüşlerinin alındığı Haydarpaşa Gar ve Liman Dönüşüm Projesi'nde gerekli koruma kurulları izinleri alındı. Projeyle ilgili imar planları önümüzdeki günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin gündemine gelecek. İmar planlarındaki değişikliklerin Belediye Meclisi'nde onaylanmasının ardından ihaleyle ilgili süreç başlayacak. Gelecek yıl ihalesinin tamamlanması planlanan proje Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile gerçekleştirilecek.

İki ayrı alternatif hazır
İhale yöntemi için TCDD Genel Müdürlüğü 2 ayrı alternatif hazırladı. Birinci alternatif, bir konsept proje hazırlanması ve bunun üzerinde ihaleye çıkılması. İkinci alternatif ise taliplilerin kendi projeleriyle ihaleye katılması olacak. Her iki durumda da ihaleye girecekler, projeyi gerçekleştirdikten sonra 49 yıl işletme yapacaklar. Projenin tahmini bedeli 5 milyar dolar olarak belirlendi.

Silüet değişmeyecek
Haydarpaşa Projesi için yapılan çalışmalarda başta Haydarpaşa Garı olmak üzere tarihi eserlerin korunması, yeşil alanların oluşturulması ve İstanbul'un siluetini değiştirmemesi projenin ana hatlarını oluşturacak. Projenin gerçekleştirileceği alan ise, Harem Otogarı ve çevresi, liman Ro-Ro sahası, yeni mol, eski mol, TCDD manevra alanı, eski eğitim binası ve arsası, DLH arazisi, gar binası, ticari ambarlar, depo ve atölyeler ile lojmanlar bölümünü kapsayacak. Ayrıca, deniz doldurularak 340 bin metrekarelik bir alan da projeye dahil edilecek.

Almanlar inşa etti, İtalyan taş ustaları çalıştı
Haydarpaşa Garı, 1908'de İstanbul - Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edildi. Devrin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit döneminde, 30 Mayıs 1906 tarihinde yapımına başlandı. 1908 yılında ise hizmete girdi. Binanın inşaatını, Anadolu Bağdat adı altında bir Alman şirketi gerçekleştirdi. İki Alman mimar Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından hazırlanan proje yürürlüğe girdi. Kadıköy'deki garın yapımında Alman ustalarla İtalyan taş ustaları birlikte çalıştı.

Liman, oteller, hastane ve kültür merkezi olacak
Yaklaşık 1 milyon 300 bin metrekare alanda gerçekleştirilecek Haydarpaşa Kompleksi tamamlandığında içerisinde yat limanı, yat kulübü, kurvaziyer limanı, hastane, oteller, kongre ve kültür merkezi, konutlar, iş merkezleri, ticaret alanları, alışveriş merkezleri, spor merkezleri, parklar, okullar ve otopark bulunacak. Hazırlanan imar planı ile bölgedeki Hazine arazileri TCDD'ye devredilirken, üzerinde vakıf şerhi bulunan taşınmazlar için 700 bin TL ödeme yapılacak. Daha önce proje alanında yer alan Toprak Mahsulleri Ofisi'nin (TMO) taşınmazları, anlaşma sağlanamadığı için, silolar ise SİT alanı ilan edildiği için proje dışına çıkarıldı. TMO, İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) ve Büyükşehir Belediyesi'ne ait 25 bin metrekarelik taşınmaz, imar planında yapılan değişiklikle proje dışındaki bir alanda toplanacak.

Karaman : Kimse Haydarpaşa'yı yıkamaz
Dev Alışveriş merkezleri, ticaret merkezleri ve yat limanlarının yer alacağı Haydarpaşa Dönüşüm Projesi, bu özellikleriyle ABD'nin ünlü ticaret ve turizm merkezi Manhattan'a benzetiliyor. Manhattan'daki yüksek binalara gönderme yapan mimarlar, şehir planlamacıları ve sivil toplum örgütleri, İstanbul'un siluetini değiştireceği iddiasıyla projeye tepki gösteriyor. Ayrıca tarihi Haydarpaşa Garı'nın yıkılacağı yönündeki iddialar üzerine pek çok sivil toplum kuruluşu, Haydarpaşa'nın yıkılmaması için eylem yapmıştı. TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, tepkilerle ilgili olarak "Şehrin tarihi ve kültürel yapısı ile kentsel kimliği ve dokusunun bütünleştiği bir çözüm üretilecek. Halka kapalı alanlar halka açılacak. Başta Haydarpaşa Garı binası olmak üzere tescilli tüm tarihi binalar korunacak ve restore edilecek. Tarihi Haydarpaşa Garı'nın yıkmaya kimsenin gücü yetmez. Yıkıma en önce ben karşı çıkarım" açıklamasını yaptı.