HOŞGELDiNiZ..!

Bu sayfada okuyuculardan gelen,değişik konularda yazılar bulacaksınız..Sizde bize yayınlanmasını istediğiniz yazılar gönderebilirsiniz.Böylelikle hem yazılarınız binlerce insana ulaşır,hemde binlerce konuda bilgi sahibi olursunuz..Bilginin sonu yoktur..Faydalı olabilirsek ne mutlu bize..Saygılar..remzi ırmak... remzi206@gmail.com

“Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyen değil, öğrenmeyi öğrenmemiş insanlar olacaktır.”Alvin Toffler

30 Haziran 2011 Perşembe

'Başbakan diyor ki: ister gelsin, isterlerse gelmesinler.'


12 Haziran seçimlerinden sonra partisinin ilk grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, CHP ve BDP'ye resti çekti ve bundan sonra yapılacakları anlattı...

Başbakan Erdoğan, AK Parti Genel Merkezi'nde partisinin milletvekillerine hitap etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti milletvekillerinin en belirgin
özelliğinin tevazu olması gerektiğini vurgulayarak, El Hamza Sarayı duvarlarında yazan 'Allah'tan başka zafer sahibi yoktur.' sözlerini hatırlattı.

Erdoğan konuşmasının sonunda Şeyh Edebali'den 'Ey Oğul' nasihatını okudu. Bu sırada Bülent Arınç ve Zafer Çağlayan'ın gözyaşlarını tutamadıkları görüldü.

Erdoğan milletvekillerine şöyle hitap etti:

Bundan 10 yıl önce AK Parti'yi çok büyük coşku ve heyecanla kurmuştuk. Bizsim o günkü hissiyatımız götü gidişe dur diyen milletin hissiyatıydı. Yeter söz
milletin hissiyatıyıdı. AK Parti milletin rotasından asla ayrılmadı. Siyasetin varlık sebebini insana hizmet, millete hizmet olarak belirleidk. Bütün vatandaşlarımızı
ayrım göstermeden gönlümüzü açtık.

12 Temmuz seçimlerinde ise AK Parti'ye tevevvüh daha da arttı. Milletin iradesine musallat olan çetelerle kararlı bir mücadele ortaya koyduk...

14 Ağustos 2001'de temelli atılan Ak Parti, bozulmadan, şımarmadan bugünlere ulaştı...

Aziz milletimize, kendilerinin kurduğu, bizzat kendilerinin buralara getirdiği partilerine sahip çıktıkları için teşekkür ediyorum...

10 yıl boyunca kibirden büyük bir dikkatle kaçındık, bundan sonra da kaçınacağız. Tevazuyu elden bırakmadık. Tevazuya toprak gibi bakacağız. Kimse tevazunun
ne olduğunu unutmasın, unutmayın topraktan geldik, toprağa döneceğiz...

Haktan, adaletten, özgürlükten, demokrasiden taviz vermeyeceğiz...

Allah'In izniyle 10 yıl boyunca bu millete mahcup olmadık. Bundan sonra da olmayacağız.

Bizlere oy veren vermeyen bütün vatandaşlara sesleniyorum; Söz verdik, söz veriyoruz; Emanetlerini yerlere düşürmeyeceğiz. Asla kibirlenmeyeceğiz. Bu kutsal
emaneti, büyük bir şerele taşıyacak ve vakti geldiğinde vakarla sahibine teslim edeceğiz....

AK Parti teşkilatlarını yürekten kutluyorum... Seçim günü ve seçim sürecinde çalışmış tüm görevlilere ve güvenlik görevlisi arkadaşlarıma aynı şekilde
şükranlarımı sunuyorum...

Sizler, milletin emanetini omuzlamış, milletin iradesini emanet almış kişilersiniz. AK Partili milletvekilleri olarak bu kutsal emanetin koruyucusu olacağınızdan
zerre kadar şüphe duymuyorum. Aziz milletimiz sizlere nasıl güvendiyse ben de aynı şekilde sizlere güveniyorum...

Muhteşem El Hamra Sarayı'nın duvarında, sultanlar ve hükümdarlar okusun diye şöyle yazar: Vela Galibe İlla Allah, yani "Allah'tan başka zafer sahibi yoktur..."

AK Parti milletvekilleri bu güne kadar ne kadar milletin içindeyse bundan sonra öyle olacatır. Önümüzdeki 4 yıl içinde de en çok seviyede milletin içinde
olalım. Millet sizi çağrımasın siz gidin. Her ilimizdeki vatandaşımız vekilini, ismen de sureten de bilmeli, her arzu ettiğinde ulaşmalıdır.

Şehrini, vatandaşını, sorunlarını bilmeyen vekil, AK Parti milletvekili olamaz, olmamalıdır...

Şunu da unutmayın, sizleri buralara taşıyanlar da teşkilatlarımızdır. Teşkilatlarımız sizlere ne plan yapıyorsa mümkün olarak uyunuz...

AK Parti 12 Haziran seçimlerinde 7 coğrafi bölgesinin 7'sininde de birinci partidir. Bu demokrasi tarihimizde yok. AK Parti tüm Türkiye'nin partisi olduğunu
bir kez daha ortaya koydu. Biz bir bölgenin partisi değiliz. Bunu milletimiz bir kez daha gösterdi.

Seçim öncesi "artık Güneydoğu'yu Ak Parti terk mi ediyor?" diyenlere sesleniyorum... Bu sonuçlar onların yanıldığını ortaya koydu. Sonuçlar bu yorumları
yapanların, milletin gönül dünyasından ne kadar uzakta olduğunu da gösterdi.

Ak Parti sadece kendisine oy verenlerin değil 74 milyonun vekilidir. Sizler de tüm ilinizin vekillerinisiniz.

Biz bölenlerden, ayıranlardan olmadık, olmayacağız. Biz milletin tercihini, küçümseyenlerden, aşağılayanlardan olmadıki olmayacağız. Bir takım sendromlar
izafe etmeyiz.

Biz yüzde 50'nin tercihini ne kadar önemsiyorsak, diğer yüzde 50'nin tercihini de önemsiyor, saygı gösteriyoruz. Biz neden o yüzde 50'ye ulaşamamanın muhasebesini
yapıyoruz, her an aynaya bakıyoruz. Biz girdiğimiz her seçimden ders çıkardık. Seçim geceleri bizim için zafer coşkusunun gözümüzü döndürdüğü anlar olmadık.
Caddelere dökülmedik. Bu bir olgunluğun, anlayışın ifadesidir. Nesysek o olduk. Seçim öncesinde de, seçim gecesinde de, seçim sonrasında aynıydık..

Yatırımlarımız, projelerimiz bizi seçenlere değil 74 milyonun tamamına oldu. 784 milyon metrekarelik bu vatan toprakları bizimdir. Her yere bizim hizmetimiz
ulaşacaktır, ulaşamaya devam edecektir.

Biz herkes çin demokrasi dedik, şimdi daha çok istiyoruz. Her bir ferdin inançlarını, yaşantısını, değerlerini önemsedik. AMa çarşıda pazarda farklı içeride
farklı konuşmadık. Bu bizim hissiyatımıza tersdi zaten.

AK Parti'nin 3. dönemi tüm bu hedef ve arzularımızın hayat bulacağı bir dönem olacaktır. Ustalık dönemi tanımını boşuna tespit etmedik.

Çok daha büyük gayretle çalışacağımızı, Türkiye'yi Cumhuriyetin 100. yılına çok daha başarlı, kalkınmış şekilde ulaşacaktır.

MİLLİ İRADE

Milli irade bizim için kutsaldır, muteberdir. Milli irade üzerinde sala asla başka bir güç kabul etmedik. Biz vesayetle çarpışarak, siyaset mühendisliğine
karşı çıkarak buralara geldik.

Hukuk zolanması, yetjkilerin aşılması durumunda sağ dıuyulu olduk. Çok büyük haksızlıklara göğüs gerdik. Hakkımızda "Muhtar bile olamaz" manşetleri atıldı.

Komplolarla, çirkin senaryolarla istikarara darbe vurulmak istendi. Eğer o dava açılmasaydı bugün milli gelir 11 bin doların üzerindeydi.

Hiç birine eyvallah demedik. Bize yapılmış haksızlıkları hukuk içinde giderdik. Anayasayı takmamazlık etmedik. Dayatmalarla, tehditlerle yol almaya çalışmadık.

Bize oy verenleri sokaklara dökmedik. Evrensel hukuk değerlerine ulaşmak için bedelleler verdik. Ama üzülerek söyleyeyim hep yalnız bırakıldk.

Bugün Ak Parti'nin ilk istişari ve değerlendirme toplantısından sesleniyorum; Milli irade üzerinde vesayet kabul etmiyoruz. Ancak bunun kadar hukukun zorlanmasını,
hiçe sayılmasını, demokrasinin istismar edilmesini asla kabul etmiyoruz.

Meclis'i boykot ederek, Meclis'in meşruiyetinin tartışmaya açarak hedefe ulaşılamayacağını çok iyi biliyoruz...

Türkiye bir hukuk devletidir. Üstelik üstünlerinin hukukunun değil, hukukun üstün olduğu bir devlettir. Yargının kararlarından dolayı AK Parti'yi itham
ediyorlar. Onların döneminde yargı yasama ve yürütmeden talimat almış olabilir. Ama AK Parti döneminde yargı kendi kararını veririr.

Bugün milli iradeyi temsil ettiği söylenen o yazarlar, AK Parti'ye kapatma davası açtığı zaman, yasamanın da yargının da milli iradeyi temsil ettiğini
yazdılar. Dün milli iradeyi temsil eden yargı bugün milli iradeyi temsil etmiyor mu acaba?

İSTER GELSİNLER İSTER GELMESİNLER

Azınlık çoğunluğa tahakküm etsin diyorlar. Ne diyorlar; Başbakan bunu çözsün. Ne yapacak Başbakan hakimleri talimat mı versin. Kendi dönemlerinde oldu
bunlar. Çok iyi biliriz.

Milletvekili olarak gelip de yemin etmeyenler, yasama-yürütme ve yargıyı ayırt edemeyenlerdir. Türkiye muz cumhuriyeti değildir. Ne olacağını bilenler
keyfince adaylar gösterenler yargının verdiği karara saygı göstermelidir.

Sroun Türkiye'nindir. Çözüm de kaçınılmazdır. Muhalefet partileri de makul çözümler sunmalıdır. Tepkiyle, boykotla bu olmaz. Hem Meclis'e gelip, oturacaksın
ve ben yokum diyeceksin.

Ey sevgili milletim, TBBM çatısı altında Genel Kurula girmek suretiyle, geçici başkanın ismini anmasına rağmen yok dedirtmeyi hangi dürüstlük anlayışı
içerisine sığdırıyorsun. Yalan ve dürüstlük kavramıyla oturacaksın ondan sonra kendini yok yazdıracaksın. Hani dürüsttün. Bu ana muhalefetin tarihine kara
leke olarak yazıldı.

Hepiniz oradasınız ve kendinizi yok yazdırdınız. CHP ontolojik sorunlar içerisinde. Dün sandığı, bugün Meclis'i boylot edenler bilsin ki, AK Parti milli
iradenin önündeki engel değildir.

Millete ne diyecekler. Meclis'e girme dediniz biz de girmedik mi, yasa yapma dediniz biz de yapmadık mı diyecekler.

Biz normal şekilde çalışmalarımıza devam edeceğiz. Muhalefetin hem ülke hem de kendi sorunlarını aşması için yemin etmesi gerekiyordu. Ama olmadı. Muhalefet
ister gelsin ister gelmesin Meclisin çalışmasına mani bir durum yoktur.

Ana muhalefet lideri "biz olmadan komisyonlar çalışamaz" diyor. Maalesef parlamanto hukukunu da bilmiyor.

Sayın Kılıçdaroğlu, komisyonlar bal gibi çalışır. Nasıl çalışacağını göreceksiniz. Yeterki bizim arkadaşlarımız sorumlu davranmasın. Ama gönlümüz muhalefetin
de burada bizimle çalışmalara katılmasıdır. Demokrasimiz böyle güç kazanır.

CHP yeni sıfatını koydu ama eski kafayla yola devam ediyor. Seçim sonuçlarını yüzde 60 aptal, bidon kafalı gibi izah edenler milletle gönül bağı kuramayan
insanlardır. CHP'nin meclise gelip boykot kararı alması çarpık bakış açısının bir göstergesidir. CHP'nin bir an önce bu şaşkınlıktan kurtulup ana muhalefet
görevini devralmasını istiyoruz.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Çillioğlu'nu sorgularken öldürdü iddiası :

Mezarı yeniden açılarak inceleme yapılan Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu'nun ölümüyle ilgili yeni bir iddia ortaya atıldı.

Aksiyon dergisinin haberine göre, mezarı yeniden açılarak inceleme yapılan Albay Kazım Çillioğlu, Yeşil ve ekibi tarafından sorgulanırken öldürüldü. Haberde,
cinayetin ucunun Hanefi Avcı ve Veli Küçük’e kadar uzandığı iddia edildi.

Haşim Söylemez imzasıyla Aksiyon dergisinin bugünkü sayısında çıkan haber şöyle: “Şubat 1994… Albay, her zaman olduğu gibi ikindi namazını kıldıktan sonra
ellerini açıp uzun uzun dua etti. Yükselip alçalan sesi, kapıdaki görevli subay tarafından duyuluyordu neredeyse. Son zamanlarda canına kastedileceğine
dair şüpheleri iyice artmıştı. Zaten Tunceli’ye geldiğinden beri birileri ölümü için her türlü yolu deniyordu. Son anda şüphelenip binmediği helikopter
düşmüş ve üç subay şehit olmuştu. Son bir yıl onun için bayağı sıkıntılı geçmişti zaten.

Namazdan sonra makamından çıktı. Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu saatler sonra birilerinin aklına gelir ve aranmaya başlanır. Başvurulan
ilk adres, nedense kaldığı lojman olur. Tam teşekküllü, yüzeysel otopsi raporu hazırlayacak ekip de gelenlerle birlikte kırılan kapıdan içeri girer ve
salonda Çillioğulu’nun cansız bedeniyle karşılaşılır. O gün makamında ölü bulunduğu açıklanan Çillioğlu’nun, ölüm raporunda ise evinde intihar ettiği belirtilir.
Ölümünden sonra sadece dış otopsi yapılarak ‘intihar etti’ raporu verilir ve dosyası kapatılır. 8. Kolordu Komutanlığı Askerî Savcılığı da kovuşturmaya
gerek olmadığı yönünde karar verir. Albayın yanında “Bu, Türklüğün var olma mücadelesidir. Bir an önce geniş kapsamlı düşünmeliyiz.” yazılı bir de not
bulunur.

Sağ elini kullanan albay, kendine garip bir şekilde sol tarafından ateş etmişti. Başka bir gariplik de namazlarını kaçırmayan Albayın evine botlarıyla
girmesidir. Üniforması ve botu ayağında salonun ortasında ölü bulunmuştu Albay Kazım Çillioğlu.

9 Haziran 2011… Oğlunun resmî başvurusu ve Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın kararıyla, Çillioğlu’nun Düzce’de bulunan mezarı açıldı. Yapılan
ilk otopsi incelemesinde albayın kaburgasının iki yerden kırıldığı ve kürek kemiğinde bir kurşun yarası tespit edildi. Bu durum intihar iddiasını çürüten
önemli delil oldu. Savcılık, şimdi dönemin tanıklarını ve vakanın oluşumunu inceliyor. İlk kanaat, albayın ölümünün intihar olmadığı yönünde.

Peki, Albay Kazım Çillioğlu, son görev yeri olan Tunceli’de nasıl ve kimler tarafından öldürüldü? Aslında oğlu Gökhan Çillioğlu’nun da zaman zaman gündeme
getirdiği ‘Babamı Yeşil öldürdü’ tezi giderek güçleniyor. Bu durumda Yeşil, elini kolunu sallayarak alay komutanını kendi lojmanında nasıl öldürebilir?
Ve ayrıca neden öldürsün? Cevaplar için 1993’e gitmekte fayda var. Çünkü albayın ölümünün altında yatan süreç, o yılın ikinci ayında başlıyor.

Takvim yaprakları, 17 Şubat 1993’ü gösteriyor. Ankara’da zemheri soğuğu var. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’i Diyarbakır’a götürmek üzere
Güvercinlik Askerî Havaalanı’ndan kalkan 10011 numaralı BEECHCRAFT SUPER KING AIR B 200 Vip uçak, kalkışından 7 dakika sonra, saat 12.27’de Yenimahalle
Posta İşletmeleri Merkezi bahçesine düşüyor! Olayı telsizden duyan JİTEM Gruplar Komutan Vekili Kıdemli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, hemen arabaya atlar,
hızla olay yerine intikal eder. Posta İşletmeleri Merkezi bahçesine sanki bomba düşmüş gibidir!
Üstünü beyaz bir kar örtüsü kaplamış olan bahçenin yaklaşık 500 metrekarelik kısmı kapkaraydı. Bekçi kulübesi köz hâlindeydi… Etraf, dumanı tüten metal
yığınlarıyla doluydu... Uçak enkazının bulunduğu alan gelişigüzel koruma altına alınmıştı.

Bir iki astsubay ellerindeki eski tip fotoğraf makineleriyle bütün bu manzarayı görüntülemeye çalışıyordu. Özellikle etrafa saçılmış enkaz parçalarının
tek tek fotoğraflarını çekiyorlardı. Gazeteci ordusu da olanları ve yaşananları görüntülemeye çalışıyordu. Bütün objektifler, karaltıların içine yönelmiş,
ne aradıklarını bilmez bir şekilde dolaşıyordu. Ve başta Orgeneral Eşref Bitlis olmak üzere uçakta bulunan herkes şehit olmuştu. JİTEM Gruplar Komutan
Vekili Kıdemli Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in gördüğü ilk manzara buydu! (En önemli delil niteliğindeki uçak enkazının 500 lira karşılığında hurdacıya satıldığını
da yeni soruşturma ortaya çıkardı.)

Ersever, kalabalıkta ilk bakışta Başbakan Süleyman Demirel’i, eski Başbakan Mesut Yılmaz’ı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’i fark etti. Ve askerî
savcılar Hasan Tüysüzoğlu ile Serdar Karapınar’ı… Bu kadar karışıklık ve kalabalıkta delillerin kaybolmadan toplanması imkânsızdı… Herkes her yerde rastgele
dolaşıyordu. Bu durumda uçağın hangi sebeple düştüğü tespit edilemeyebilirdi. Bunu fark edince içi cız etti! Demek komutanının ölüm sebebi dahi belirlenemeyecekti!
Ersever, “Eyvah, komutanım!” dedi, “Eyvah! Uçağın düşme sebebi bile tespit edilemeyecek!” Babası gibi sevdiği, hatta belki de babasından çok sevdiği komutanının
öldüğünü, işte ilk olarak o an idrak etti! Olay yerinden uzaklaşmak isterken olayı çözmek için yemin etti: “Komutanım, uçağın düşmesinin ve ölümünün sebebini
hayatım pahasına bulacağım ve dünyaya açıklayacağım!”

1994’te intihar ettiği söylenen Albay Kazım Çillioğlu’nun ölüm yolculuğu, Eşref Paşa’nın uçağının 17 Şubat 1993’te Ankara’da düşmesinden sonra başladı.
Bunun ilk fişeğini Cem Ersever çaktı. Ve Türkiye değerli bir albayını faili malum ama üstü örtülen bir meçhul intihara kurban verdi. Ahmet Cem Ersever,
ettiği yeminden sonra kendini Eşref Paşa’nın uçak kazasının sebebini bulmaya adadı. Artık bütün mesaisi buydu. Zaten 17 Mart 1993’te JİTEM’deki görevinden
istifa eden Ersever, yanına aldığı ve daha önce bir kısmını itirafçı olarak çalıştırdığı kişilerden oluşan 30 kişilik bir ekip kurdu.

Bu ekibin amacı, Bitlis suikastını çözmek ve PKK’ya karşı mücadele etmekti. Hatta Ersever, İstanbul’da bir de şirket kurarak itirafçı Mustafa Deniz ile
ortak işletmeye başlattı. Bu sırada Çillioğlu’nun uçağa binmemesi, Jandarma’da bir grup tarafından hep bir şüpheyle karşılandı. Bu şüpheyi duyanlardan
biri de Ersever’di. Oysa olayın aslı çok basitti, uçağın kalkışı hava şartları nedeniyle tam olarak belli olmadığından (yarım saatte bir erteleniyordu),
Çillioğlu uçağın kalkacağını son anda, yani kalkıştan 10 dakika önce öğrenmiş ancak uçağa yetişememişti.

Fakat uçağın sürekli bilinçli şekilde bekletildiği iddiası bazı tanıklar tarafından artık dile getiriliyor. Olayın aslı bu olmasına rağmen Albay Çillioğlu,
adı listede olduğu (adı bir gün önceden çıkarılmamış, aksine Paşa ile birlikte Diyarbakır’a gidecekti) ancak uçağı kaçırdığı için bir numaralı şüpheli
olarak görüldü. Bu nedenle olayları birinci ağızdan dinleyen ve takibe alan bir tanığın anlattıklarına göre Ersever, sivil olmasına rağmen Çillioğlu’nu
gayriresmî sorguya çekti. Bu sorguda ikna olan Ersever, Çilioğlu’na zarar vermeden onu bıraktı. Ancak Eşref Bitlis Paşa’nın kazasının izini hep sürdü.
Bunun için çalışmalarını derinleştiren Ersever’in önemli bilgi ve belgelere ulaştığı bilgisi, JİTEM ve özellikle itirafçıların kulağına kadar gitti. Hatta
24 Ekim 1993’te Ankara’ya giden Ersever, burada “Şam’daki Kemancı” isimli kitabının hazırlık çalışması için yayıncısı ile görüşür.

Kitap, iki bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölümde, PKK ve ona karşı yapılacaklar; diğerinde ise Eşref Bitlis suikastı vardı. Hatta bu konuda önemli belgeler
de toplamıştı Ersever. Yayıncısına, “Dur, bekle. Olayın arkasında öyle bir isim var ki söylesem bana deli dersin. Ama bekle, sana belgesini getireceğim.
Kitabı öyle basalım.” dedi. Bu, Ersever’in son görüşmesi oldu. Ortadan kaybolan Ersever, 4 Kasım 1993’te Ankara Elmadağ’da ölü bulundu.

Ancak öldürülmeden önce, Ersever’in Bitlis suikastını aydınlatacağından korkan bir ekip onu uzun bir sorguya alır, evrakların kimde olduğunu işkence yaparak
söyletir. Ersever, belgelerin İstanbul’da Neval Boz’da olduğunu söylemek zorunda kalır. Aynı ekip Boz’u ve bulabildikleri bazı evrakları Ankara’ya getirir.
Aynı şekilde Neval Boz da infaz edilir. İddiaya göre, Ersever’i infaz edenlerle Bitlis Paşa’nın uçağını düşürenler aynı ekipti. Bu ekibin, yerli ve yabancı
olmak üzere ikili ortak şeklinde çalıştıkları belirtiliyor. İşin ucu Ergenekon’a kadar uzanıyor.

Ersever’i sona sürükleyen önemli kişilerden biri, ortağı itirafçı Mustafa Deniz oldu. Deniz, Ersever’in bütün çalışmaları hakkında hem MOSSAD’a hem Amerikalılara
hem de Ergenekon yapılanmasına bilgi veriyordu. Öldüğü söylenen Mustafa Deniz’in İhsan Hakan adını kullandığı ve hayatta olduğu artık resmen biliniyor.
Hâlen JİTEM’den maaş aldığı belgeleri yayımlandı. Ersever’i ihbar eden Mustafa Deniz, daha sonra eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’nın
itirafçı ekibinde yer alıyor. Aslında onlar birbirlerini Diyarbakır’da tanıyor. Deniz’den sonra Cem Ersever’in aleyhinde çalışanlarından biri de eski Habur
Gümrük Müdürü Ali Balkan Metel’in şoförü JİTEM elemanı Kemal Uzuner’di.

Bu kişi, Ersever’in elinde bazı belgeler olduğunu söyleyip onu JİTEM’e gammazladı. Bu şahsın da yolu Hanefi Avcı ile kesişiyor. Ergenekon tutuklusu Veli
Küçük’ün Batı Trakya Dergisi’nden ortağı olan Uzuner, Ersever ile son görüşenlerden biri. Bitlis Paşa ile ilgili belgelerin Veli Küçük’ün evinde ortaya
çıktığı söylense de bu gerçekleri yansıtmıyor. Yani suikasta dair belgelerin Ergenekon operasyonunda ele geçirilen belgeler olmadığını; ancak önemli evraklar
olduğunu söylemek mümkün. Fakat hem Mustafa Deniz hem de Kemal Uzuner’in Hanefi Avcı ile irtibatları, Ersever’e ait belgelerin Avcı’da olma ihtimalini
güçlendiriyor. Aynı şekilde Çillioğlu cinayetinde kullanılan silahın da Uzuner tarafından Ergenekon ekibine verildiği belirtiliyor. Olaydan sonra kovanların
balistik incelemesi yapılmamıştı.

Cem Ersever’den istenilen belgeler alınamayınca Albay Çillioğlu’nun Eşref Bitlis suikastına dair çok şey bildiği ve kilit adam olduğu ortaya atıldı. Bundan
korkan ekip, Çillioğlu’nu sorgulamak istedi. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım görevlendirildi. Tunceli’yi çok iyi bilen, hatta Tunceli halkının ‘Sakallı’
lakabını taktığı Yıldırım, kendisi için bütün kapılar ardına kadar tuhaf bir şekilde açılınca, Albay Kazım Çillioğlu’nu Ersever’den sonra sorguya aldı.
Albayı lojmanına getirip sorgulayan ekipte Mahmut Yıldırım, Mustafa Deniz, Kemal Uzuner ve üç kişi daha vardı. Bu ekip alay komutanını alıp sorgularken
hiç kimsenin görmemiş olması hâlâ önemli bir çelişki.

Yeşil ve ekibinin Çillioğlu’nu sorgularken kendi bildik yöntemlerine başvurduğu belirtiliyor. İddiaya göre Yeşil, Çillioğlu’nu bildiklerini anlatması için
zorladı, işkence yaptı. Çillioğlu, önce havluya sarılmış sopalarla ve tekmelerle darp edildi. Ardından öldüğünden şüphelenen infaz ekibi bilgi ve belgeleri
aldıktan sonra intihar süsü vermek için tabancasını kafasına sıktırdı. Böylece dışarıdan bakıldığında üzerinde üniforması olan albaya, bunalıma girmiş
ve intihar etmiş görüntüsü verildi. Otopsi raporları hazırlandı, kayıtlara intihar olarak geçirildi. Albayın yazdığı notun da olayı bilenlere yönelik bir
tehdit mesajı olduğu ve Çilllioğlu’na zorla yazdırıldığı belirtiliyor.

Çünkü “Bu, Türklüğün var olma mücadelesidir. Bir an önce geniş kapsamlı düşünmeliyiz.” şeklindeki not, albayın hayat felsefesine dair hiçbir anlam içermiyor.


Yeşil’in bazı delilleri aldığı ve kararttığı gibi bazı belgelerin de Mustafa Deniz ve Kemal Uzuner’in eline geçtiği, bunların da durumu Avcı’ya bildirdikleri
belirtiliyor. Emniyetçi Hanifi Avcı’nın 4 Şubat 1997’de Meclis Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadeye göre, Ersever JİTEM’in Güneydoğu sorumlusu olduğu
için elinde çok önemli belge ve bilgiler vardı. Bu belgeleri eski Habur Gümrük Müdürü Ali Balkan Metel’in şoförü olan JİTEM elemanı Kemal Uzuner’in evinde
saklıyordu.

Uzuner de ifadesinde bu bilgiyi doğruluyor ve belgelerin evde kapalı bir valiz içinde yer aldığını anlatıyordu. Yine Hanifi Avcı’nın ifadesine göre Ersever,
sevgilisi ve itirafçı arkadaşı Mustafa Deniz ile birlikte en son bu evden jandarmalar tarafından alınmıştı. Söz konusu valiz de yanlarında gitmişti. Oysa
bu beyanatlar olayın üstünü örtmekten başka anlam taşımıyor. Belgeler alınmış olsaydı Çillioğlu’nun öldürülmesine gerek kalmayacaktı.

Nitekim bu ekip, Çillioğlu’nu sorgulayıp elinde belge olup olmadığını ve neler bildiğini anlatmasını istemişti. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ön plana
çıkarılmasıyla olayın zaten bir türlü izine rastlanmayan bu şahsın üzerine yıkılıp davanın kapanacağını düşünmek yanlış olur. Çünkü Yıldırım yaşıyor ve
Ergenekon tutuklusu Levent Ersöz samimi şekilde irtibatlıydı. Yeşil’in, Ersöz’ün Bursa’da görev yaptığı sırada bu kente adamlarıyla gelerek İbrahim Sönmez’e
(bilinen Sönmez ailesi ile bir bağı yok, soyadı benzerliği) ait tekstil fabrikasına el koyduğu biliniyor. Yıllar önce öldüğü söylenen Mahmut Yıldırım’ın
aramızda dolaştığı bir gerçek.

Albay Kazım Çillioğlu cinayeti ile ilgili Mahmut Yıldırım başta olmak üzere Mustafa Deniz, Kemal Uzuner ve Cem Ersever’in yardımcısı olan Binbaşı Aytekin
Özen’in (JİTEM Diyarbakır Grup Komutan Yardımcılığı yaptı) görüşleri ehemmiyet kazandığı gibi, Veli Küçük ve Yeşil ile irtibatlı olan Levent Ersöz ve Hanefi
Avcı gibi kişilerin görüşlerine de başvurulması, Çillioğlu dosyasının açıklığa kavuşturmasına önemli katkı sağlayacak nitelikte. Tabii o tarihte Tunceli
Jandarma Alay Komutanlığı’nda görev yapan subay ve diğer personelin de bir bir sorgudan geçirilmesi ve ifadelerine başvurulması şart.

Çünkü Yeşil’den Veli Küçük’e, oradan Mustafa Deniz ve Hanefi Avcı’ya kadar uzanan bu infaz olayı, Ergenekon davası ve özellikle faili meçhul cinayetlerin
çözümü adına önemli ipuçlarını içeriyor. Çünkü iddiaya göre, Kürt meselesi ile ilgili olan ve Eşref Paşa ile aynı çizgide olan Kazım Çillioğlu’nun, bölgedeki
binlerce faili meçhul olayın listesini tuttuğu ve olayları aydınlatmak için önemli delillere ulaştığı, aktarılan bilgiler arasında."

zaman

16 Haziran 2011 Perşembe

Avrupalılar Erdoğan'dan Çok Korkuyor


Avrupalıların 'Ne yapacağı kestirilemeyen ve öngörülmez bir lider' olarak gördüğü Başbakan Erdoğan'dan korku duyduğunu belirten Siyaset Bilimci ve Sosyolog Banu Dalaman, bir yandan da açık sözlülüğünü çok beğendiklerini söyledi.


Erdoğan'ın karizmatik, Kılıçdaroğlu'nun demokratik lider tiplemelerinin temsilcileri olduğunu ifade eden Dalaman, 'Demokratik liderlere itibar edilmez. Kemal Bey'in karizma sorunu var. Bana göre partide ancak üçüncü adam olabilir' yorumunda bulundu.

İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Başkanı Zeynep Banu Dalaman, 12 Haziran sonuçlarını değerlendirdi ve liderlere ilişkin ilginç tahliller yaptı. Başbakan Erdoğan'ın 'karizmatik lider' olduğunu, Avrupalıların 'ne yapacağı kestirilemez' düşüncesiyle Erdoğan'dan korktuğunu savunan Dalaman, 'demokratik lider' sınıfına giren Kılıçdaroğlu'nun ise bir partide ancak üçüncü adam olabileceğini savundu.

- Seçim sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz?
MHP'nin seçmenlerini ulusal cephede birleştireceğini, herkes 'barajın altında kalır' derken yüzde 13'lük oy alacağını tahmin ediyordum. CHP'nin de yüzde 28'in üzerine çıkmayacağını düşünüyordum. Yanıldığım tek nokta, AK Parti'nin yüzde 48 almasını bekliyordum. Alınan yüzde 50'lik oy benim gözümde de bir başarı oldu. Seçmen 'Biz AK Parti'yi iktidarda görmek istiyoruz ama gerekli uzlaşı ortamı içinde yeni anayasa, Kürt meselesi gibi başlıkların da artık çözüme kavuşmasını istiyoruz' dedi.

- Şimdi 'İki kişiden biri AK Partili' deniyor.
Türk halkı seçim konuşmalarını çok sever. Hangi partiyi tutuyorsa konuşmaları da onu yansıtır. Ama iş oy vermeye geldiği zaman rasyonalite, mantık devreye giriyor. İnsanlar oy sandığında o düşüncelerinden tamamen arınıyorlar. Gerçekten de Türk halkı istikrarın sürmesini istedi. Eleştirenler bile AK Parti'ye oy verdiler diye düşünüyorum. Kiminle konuştuysam 'Sonuçtan memnunum' diyor. CHP taraftarları bile böyle düşünüyor. Bu arada Başbakan'ın balkon konuşması çok önemli. Ayrıntılara girmedi ama uzlaşı ortamının sağlanabileceğinin ve sorunların bu ortamda çözüme kavuşabileceğinin sinyallerini verdi. Tıpkı reklam filminde olduğu gibi.

- 'Başbakan benzer konuşmaları daha önce de yapmıştı ama değişen hiçbir şey olmadı' yorumlarına katılıyor musunuz?
O eleştirileri anlıyorum. Ama Başbakan'ın fikrinin değiştiğini düşünmüyorum. 2007'de ne dediyse son konuşmasında da aynı şeyi söylüyor. Sonuçta insanla uğraşıyorsunuz. Tarihi derin yaralar var. Yani mücadele edilecek pek çok konu var. Dolayısı ile bunun çözümü de kolay olmayacak. Yaşadığımız sancı bundan kaynaklanıyor yoksa Başbakan'ın söylediklerinin arkasında durduğunu düşünüyorum.

HEM KORKU HEM BEĞENİ
- Yabancı basının özelikle son zamanlarda Başbakan'a yönelik artan eleştirileri için ne diyeceksiniz?
Bir süre önce Almanya'ya konferansa gitmiştim. Orada tespit ettiğim bir şey var. Avrupalılar Başbakan Erdoğan'dan çok korkuyorlar.

- Çok ilginç, neden peki?
Ne yapacağını kestiremiyorlar, Erdoğan öngörülemez bir lider onlar için. Ayrıca 'seçkin', 'elit' diye nitelendirilebilecek bir siyasi ekolün temsilcisi de değil! Daha önceki liderlere baktığımızda Alman ya da Fransız ekolünden geldiklerini görüyoruz. Ama bir yandan da Başbakan'ın o dik duruşunu ve açık sözlülüğünü çok beğeniyorlar.

- Bugün 'Laik kesimin bir partisi yok' diye düşünenler var.
Evet böyle bir algılama oldu, çünkü CHP tamamen tavır değiştirdi. Kendisine Kılıçdaroğlu'nun liderliğinde daha icraatçı bir parti görünümü vermeye çalıştı. Laik söyleme girmedi. Bence bu CHP'nin değişimi açısından olumlu bir adım. Ama sırf bu yüzden kızıp MHP'ye oy verenler oldu. Laik kesimin temsilcisi bir nevi MHP gibi oldu. Diğer yandan CHP ve MHP söylemlerinde benzeşmeye başladılar. CHP'nin yüzde 30'ları bulamamasında bunun da payı var. MHP, AK Parti'den de oy çaldı. AK Parti'den görece azdır ama CHP'den kaymalar kesinlikle çok oldu.

- CHP nerede hata yaptı?
CHP'de çok yanlış isimleri aday gösterdi. Özellikle Ergenekon sanıklarının oy kaybettirdiği söyleniyor. Yeni transferleri çok oldu. Ama yanlış oldu. Daha önce CHP'nin kapısından girmemiş bir adam milletvekili adayı oluyor. Bunlar tabii ki doğru şeyler değil.

- BDP'nin performansı nasıldı?
BDP bu seçimin en başarılı ve en istikrarlı taraflarından biri oldu. Çünkü bağımsız aday çıkarmak gerçekten çok zor. Dolayısıyla yeni süreçte, BDP'nin isteklerinin dinlenmesi gerekiyor. 'Bu mevzu ne olursa olsun çözülsün, topraksa toprak verilsin' diyenler bile var.

KARTLAR ORTAYA KONMALI
- BDP'nin istekleri belli, diğer taraftan Başbakan'ın tutumu da net. Bu durumda uzlaşma nasıl sağlanacak?
BDP'de belli bir fikir yok. Sadece seçim zamanı kendi aralarında iyi organize oluyorlar. Şimdi biz İstanbul'da yaşayan Kürtlere 'tamam sizlere toprak veriyoruz, gidin, orada yaşayın' desek, giderler mi? Öcalan'ın söylediği şeylerle, PKK'nın söyledikleri arasında da yüzde yüz bir uyum yok. Dolayısıyla kendi içlerinde de çözüme ulaşmaları çok zor gibi. Kartlar tek tek ortaya konmalı. CHP ve MHP'nin de kesin tavırlarını ortaya koymaları lazım. Çünkü net bir duruşları yok! Kürt sorunuyla ilgili ne istiyorlarsa açıkça söylesinler.

DEMOKRATİK LİDER SEVİLMEZ
- Parti liderinin seçmen üzerindeki etkisi için ne diyeceksiniz?
Siyaset biliminde üç tip liderden bahsediyoruz: Karizmatik, otoriter ve demokratik liderler. Türk halkı karizmatik liderlerden hoşlanır. Demokratik liderler, hiç sevilmeyen itibar edilmeyen liderlerdir. Kemal Bey maalesef bu sınıf giriyor, karizması ile ilgili bir sorunu var. Çok demokratik, güler yüzlü olmaya çalışıyor. Bazen de aşırı sert oluyor. Türk halkı bu gelgitleri de sevmiyor. Bana kalırsa Kemal Kılıçdaroğlu bir partide ancak üçüncü adam olabilir. Kişiliğiyle ilgili asla bir şey diyemem ama parti yönetmek daha farklı özellikler gerektiriyor diye düşünüyorum. Tayyip Erdoğan ise tıpkı Özal, Ecevit, Erbakan, Demirel gibi karizmatik lider sınıfının temsilcilerinden biri. Karizmatik liderlerin seçim zaferlerinde söylemleri çok etkili olmuştur.

EVLİLER OKUYUN... BEKÂRLAR DERS ALIN...))


(Can Dündar yine üstatlığını konuşturmuş...)

Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum ayni zamanda da... Evlili ğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor.
Evliliği toplumun dayattığı şekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar?
Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın... Yâda yumuşatıyorlar;
-Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı...

Eğitimde de böyle... Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı...

EŞİM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü...

Yıllar içinde ben yaş landıkça o gençleşti,

-'Ooo Can bey kapmışınız çıtı rı' esprilerine muhatap dahi oldum.

EŞİM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..

Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım... Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran...

Bunu unutmadık biz.

Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sen e.

O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklisin bitanem...' dedik,
Öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken.

Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç içi n savaşan neferlerdik bu hayatta...

Asla bilmedik ne k adar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..

Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama...

Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'... Ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima...

Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede...

Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık...

Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında...

Gece yarısı kapı aç ıldı esim;

-'Ne yapıyorsun burada?' diye sordu kapının eşiğinden, 'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla... 'k ay yana' dedi daracık yatakta. 'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi...

Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek...

Ve bence doğrusu da bu...

Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç.

Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize...

Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift ol acaktık o listede...

Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu oynanan...

Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence...

Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...

Sadece gönlünüzden geçtiğince...

Dediği gibi Ataol Behramoğlu'nun;

'...Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insan a...

CAN DÜNDAR

Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir.

Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder.

Aşağı çekersin omuzların titrer. Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker, rahat bir uyku uyumayı başarır...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Özdil'in İki Yazısı Arasındaki Farkı Bulun


15 Haziran 2011 Çarşamba 15:09
14 Nisan'da vekil adaylarının soyisimleri üzerinden bir yazı kaleme alan Özdil, bugünkü yazısında da benzer yöntemi uyguladı. İşte 'İsim, hayvan, şehir' oyununu seven Özdil'in 'seni uyanık seni' dedirten o yazıları...


İşte Özdil'in 3 ay arayla yazdığı o yazılar

ÖZDİL'İN BUGÜNKÜ YAZISI

Meclis-i mebusan
Ayşenur “İslam”
Nesrin “Ulema”

“İsrafil” Kışla
“Mehdi” Eker
“Azize” Gönül
“Mücahit” Fındıklı
“Cuma” İçten
Mehmet “Müezzin”oğlu
“Mevlüt” Akgün
“Ramazan” Can
“Bayram” Özçelik
“Hacı” Türkoğlu
Emin “Dindar”
Hangi partimizin mebuslarıdır sizce?
Hakan “Şükür” AKP.
*
Muammer “Güler” haliyle...

*
Ya Umut Oran?
E Gökhan “Günaydın” CHP.

*
Mesela, Erdoğan “Toprak” ve Binnaz “Toprak” CHP’de ama...
Hakkı “Köylü”
Fatih “Çiftçi”
Mehdi “Eker”
Halil “Ürün”
Nurettin “Nebati”
Vahit “Kiler” hep AKP’de.
*
Bu nevi ihtiyaçları Egemen “Bağış”layınca Muzaffer “Yurttaş”ın kararı ne olmuş oluyor?

*
Yüzde 50 sefer...
Sefer “Üstün” AKP.
*
Çünkü, bu nevi ihtiyaçların yanında, Mehmet Ali “Susam”la anca yüzde 26 oluyor maalesef... Ki, üstüne soğuğundan bir bardak içmek için İsmet “Su” da AKP’de.

*
Recai “Berber” AKP
Tufan “Köse” CHP
İnanmıyorsan...
Derya “Bakbak” AKP’de
Emine “Ayna” BDP’de.
*
Ayna demişken...
AKP Ülker “Güzel”le, MHP ise, Şefik “Çirkin”le temsil ediliyor bu dönemde.

*
İktidar Muhyettin “Aksak”la yürüyecek ama, anamuhalefet de Ramis “Topal” birader.
Bu durumda...
Bilal “Uçar”
Sevde “Kaçar” AKP.
“Durdu” Özbolat CHP.
Yetişebiliyorsan...
Murtaza “Yetiş” AKP.

*
Üstelik...
Mustafa “Hamarat” AKP
Bülent “Didinmez” MHP
CHP desen...
Nerde trak
Orda Faik Öztrak.

*
Reşat “Doğru” MHP
Orhan “Düzgün” CHP
Böyle muhalefet hikaye...
Ruhi “Açıkgöz” AKP.
*
Örnek vermek gerekirse...
Ebubekir “Gizligider”
AKP saflarında.
Süha “Aldan” CHP.

*
Kamer “Genç”
71 yaşında.
Atilla “Kart” henüz 56.

*
Bahattin “Şeker” ve Faruk “Bal”lı MHP’nin, İlyas “Şeker” ve İdris “Bal”lı AKP’yle uyum içinde çalışacağını umuyorum... Ancak, AKP’li Adem “Tatlı”yla CHP’li Oktay “Ekşi”nin nasıl anlaşacağını merak ediyorum. Meclis idare amirlerini de şimdiden uyarıyorum... AKP’li Eşref “Taş”la CHP’li Yıldıray “Sapan”ın yan yana oturmamasında fayda var.

*
AKP’li Salih “Koca”, Belma “Satır” ve Fazilet “Çığlık”ın dönüşümlü olarak aileden sorumlu bakan olmasını bekliyorum... Maliye bakanımızın vergiler konusunda CHP’li Oğuz “Oyan”a danışacağını tahmin ediyorum. Adalet bakanı adayım, banko, Nesrin “Ulema...”

*
Hazır Ergenekon’dan içerde bulunan Engin Alan, Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay mebus seçilmişken, AKP’li “Oğuz Kaan” Köksal’ın TBMM Başkanı olmasını temenni ediyorum.

*
Ahmet “Türk”ün aslında Kürt olması, geçen yasama döneminin en enteresan hadisesiydi. Bu dönem daha enteresan bi hadise var... Tek devlete itiraz edip, memlekette iki devlet isteyen BDP mebusunun adı soyadı ne biliyor musunuz? “Mülkiye Birtane” iyi mi...

15 Haziran 2011

Hurriyet


ÖZDİL 14 NİSAN 2011'DE ŞÖYLE YAZMIŞTI

Yılmaz Özdil: Mebuslarımızı tanıyalım (2)

Çok değerli mebuslar seçeceğiz 12 Haziran’da… Nesrin Altın, Satılmış Külçe, İsa Gümüş, Osman Zümrüt, Sadık Yakut, Sayın Elmas, Ali Mücevher, Necdet Kuyumcu, Kadri Zengin.
*
Mümtaz Maden… Pelin Bakır, Ömer Çelik, Metin Demir, Ferhat Tunç, Ziya Cevherli.
*
Uyarmadın demeyin, şu mebuslarımızla dalaşmamakta fayda var: Musa Çakı, İbrahim Bıçak, Mihrimah Satır, Mustafa Balta, Suna Pala, Kenan Tetik, Ali Külhan, Fevzi Yarbaş, Abdurrahman Kızgın, Osman Barut, Yunus Karabela.
*
Ali Çaldır, Ünal Kaçır, Murtaza Yetiş… Örtülü ödeneği kime teslim edeceğimiz şimdiden belli: Hüsamettin Emanet ve Ebubekir Gizligider.
*
Doğasever bir meclisimiz olacak: Sami Gonca, Hüseyin Filiz, Bahri Yaprak, Cemil Çiçek, Hakkı Fidan, Emine Ağaç… Necla Gül, Sevda Mazı, Nafiye Kayın, Zeynep Kavak, Musa Çam, Hakan Çınar, Ömer Selvi, Mahmut Turunç, Mehmet Sümbül, Aslan Karanfil.
*
Aynı zamanda hayvansever bir meclis… Şenol Sığırcık, Ali Turna, Abdülmüslim Kalkan, Hüseyin Yunus, Hüseyin Arı, Musa Atmaca, Muzaffer Aslan, Mehmet Kartal, Fahrettin Akbaba, Yusuf Mercan, Şerif Ceylan, Selçuk Samur, Kürşat Koç, Yaşar Karagöz, Gülizar Karaca, Ali Boğa, Cahit Kaplan, Nihan Turna, Lütfiye Kurt, Sermin Balık, Hamit Kuş… Kaz bile güdemez bunlar demeyin sakın; Burhan Kuzu, Baki Çoban, Sinan Güden var.
*
Murat Araç, Buket Teker, Gülten Sürücü, Berkant Ezer, Hakkı Beşkazalı’ya dikkat… Mehmet Uçak, Füsun Vapur, Şükrü Yolcu… Işıl Durak, Cemal Bekle, Haydar Durgeç.
*
Filiz Korkunç.

Fazilet Çığlık.
*
Meclis lokantasında görmek istediğimiz mebuslarımız şöyle: Sabri Kuşkonmaz, İsmail Bakla, Gülten Ciğer, Orhan Simit, Erdoğan Acur, Ahmet İyimaya, Nihat Çavdar, Nesrin Tatlıelma, Osman Kayısı, Mehmet Armut, Arif Üzüm, Oktay Fındık, Mehmet Ali Susam, Nurettin Nebati, Şaban Arpa, Orhan Tatlı, Mualla Kaymak, Oktay Ekşi, Sadık Acı, Bahattin Şeker, Şenol Bal, Cihan Şerbet, Ömer Tabak, Zeynep Çanak, Şevket Kazan, Levent Eyipişiren… Yemeğin üstüne, Cihan Kahveci ve İsmet Su tabii… Belgin Tok.
*
Melek Beyaz, Orhan Ak, İdris Kara, Levent Sarı, Yurdagül Kırmızı, Münire Yeşil, Nazım Maviş, rengarenk… Sadık Boya.
*
Demokrasi tıraşına gelince… Nurten Bıyık, Lale Karabıyık, Semiha Palabıyık, Neriman Posbıyık, Pınar Topsakal, Avni Kabasakal, Sabit Köse, Hikmet Kirpiksiz, Erdoğan Tüysüz, Kamil Tarak, Emine Ayna, Şule Tıraş, kambersiz düğün olmaz, Recai Berber.
*
Yüksel Duymaz, Şükrü Görmez, Nihat Altıparmak, Ülkü Kambur, Nurhan Çolak, Müşerref Aksak, Ramiz Topal, Suat Kolukırık… Bozmayın moralinizi, Abdurrahman Kırıkçı da aday.
*
Levent Hekim, Oktay Terzi, Fevzi Bakkal, Bekir Kasap, Sebati Manav, Mehmet Celep, Murat Muhtar, Osman Kaptan, Arzu Kahya, Çağlar Marangoz.
*
Seçkin Akdeniz, Mustafa Karadeniz, Dursun Güney, Emrah Doğu, Hanefi Batı… Lale Çayır, İlknur Çimen, Nilay Pınar, Fatih Dere, Mustafa Irmak, Erdoğan Toprak, Mehtap Düzova, Veysel Dağ, Metin Yanardağ, Gülay Dalyan, Yüksel Orman, hepsi güzel yurdumun güzel insanları… Hakkı Köylü, Mehdi Eker, Halil Ürün, Vahit Kiler de orada.
*
Levent Dakika, Cihan Gün, Çilo Ay, Kerim Yıldız, Hurşit Güneş, Raşit Dünya.
*
Sırma Doğru, Orhan Düzgün, Meral Uslu, Hüseyin Efendi, Günay Temiz, Cahit Pak, Fatma Yatkın, Muzaffer Uyar… Gülşen Ilık, Devrim Serin, Zübeyir Uysal, Ethem Hırçın, Sadık Durmaz, Osman Durmuş, Mustafa Hamarat, Yaşar Kalender.
*
Cemal Tanık, Adem Karakol, Burak Cop, Fikret İp, Muzaffer Cellat… “Masum” Türker, Davut Savcı, Pınar Ergenekon.
*
İbrahim Felek’se…
Egemen Bağış da var.
Bayram Kızılay da.
*
Fatma Abla, Tacettin İkiz, Hüseyin Dede, Mehmet Torun, Beyler Koca, Münevver Bekar, Murat Öksüz, İbrahim Yetim… Caner Okuldaş, Nihat Komşu, Nuri Dost, Nalan Yar.
*
Hamdi Konuk,
Mehmet Geldi.
Hüseyin Üzülmez.
Ahmet Takmaz.
*
Yeni mecliste hava nasıl olacak derseniz… Bazen Alper Bahar, bazen Hanife Yaz, genellikle Sinan Poyraz, İsa Bora, Mehmet Karayel, Hatice Fırtına, Arif Bulut, Mehmet Ayaz, Selma Kış, Özkan Kar, Bülent Buz… Kenan Şimşek, Hami Yıldırım, Muzaffer Çakar, Mutlu Gürler.
*
Eksen kayması meselesine gelince… “İnanç” Bilgi, “Yasin” Şener, “Ramazan” Özkan, “Mümin” Baştürk, “Mevlüt” Ayçiçek, “Cuma” Dağlı, “Hacı” Dursun, Ejder “Oruç”, Ayşenur “İslam”, Ahmet “Kul”, Emin “Dindar”, Abdülbari “Melek”, İbrahim “İmam”, Ali “Adak”, Serkan “Bayram”, Mehmet “Kavuk”, Nesrin “Ulema” mebus adaylarımız arasında.
*
Güya türban girmiyor ama…
Recep “Peçe” girerse şaşırmayın.
*
Tevfik Tiryaki.
Süha Çinçin.
Ali Ayık bu arada.
*
İshak Bıdık, Mustafa Bodur, Güzide Uzun, Ethem Kalın, Muharrem İnce, Aydan Geniş, Hasan Gürbüz, Mert Dolgun, Ahmet Semiz, Abdullah Tombul, Erkan Şişman.
*
Eyüp Dalgın.
Ruhi Açıkgöz.
*
Berna Ergen, Kamer Genç, Atilla Kart, Ali İhtiyar…
Ahmet Yeni, Beril Eski.
Yılmaz Bayat.
*
Haydar Baş, Şener Kafa, Seyfettin Kol, Şaban Dişli… Murat Gülmez, Muammer Güler.
*
Türabi Kayan.
Oğuz Oyan.
Hayrettin Dayanan.
Benden söylemesi…
Ahmet Kaymaz.
*
Global bir meclis aynı zamanda… Arap Karadurmuş, Cezayir Genç, Mahmut Çerkez, Ayşena Çin, Hüseyin Bağdatlı, Sabri Cezayirli, Mehmet Siyam, Caner Seylan, Erkan Dinar, Mehmet Tatar, Meral Venedik, Emine Balkan, Murat Kosova… Cengiz Atlas, İsa Elçi.
*
Vakıf Orhan, İhsan Kulüp, Kemal Dernek… Ender Serbest, Suna Yasak.
*
Filiz Akın, Iğdır adayı.
Doğan “Nayır” var!
Nolamaz yok.
*
Nihad Matkap, Selami Çekiç, Figen Alçı, Tuncer Usta, Tülay Çırak.
*
Mesut Kibar, Seniye Nazik, Mesut Sevimli, Ünal Şirin, Ülker Güzel, Şefik Çirkin… Hakan Şık, Birsen Süslü, Cenk Küpeli, Serkan Kumral, Erdem Esmer… Hamit Cilalı, Tayyar Parlak.
*
Özay Dilber.
Şahin Kalça.
Osman Bak.
*
Bayram Zırh… Mebus olmadan dokunulmazlığı bulunan tek aday.
*
Mehmet Yavaş, Cüneyt Çabuk, Coşkun Gündüz, Gökhan Günaydın, Turhan İçli, Onur Bayar, Sendal Üşen, Hasan İşgüzar.
*
“Deniz” Gerçek, Kemal “Derin”, Salih “Dal”, Faruk “Vurgun”, Yasemin “Cankurtaran”…
*
Ahmet Türk.
İbrahim Türkiş.
*
Askersiz olmaz elbet… Hatice Bölük, Tugay Ordu, İsrafil Kışla, Bilal Topçu, Mustafa Süngü, Meral Er, Beşir Çavuş, Ali Asker.
*
Nevin Hedef, Nabi Avcı, İhsan Oturak, Ayfer Döşeme, Hayati Samut, Salih Şen.
*
Çok uzattık…
Ebru Yeter.

14 Nisan 2011
Yılmaz Özdil/Hürriyet

10 Haziran 2011 Cuma

12 Eylül öncesini yaşayan ülkücü gençlerin trajik hayatları...

‘Cerrahlar’ olarak tabir edilen bu ekibin kavgalarda, ‘indirmelerde’ nasıl kullanıldıkları
örnekleriyle anlatılıyor...

Haşim Söylemez'in haberi

‘Biz, hiç arzu etmediğimiz bir şiddet ve çatışma girdabına kapılan, davaları için hayatlarını veya geleceklerini kaybeden, ömrünün en güzel yıllarını hücrelerde,
cezaevlerinde geçiren kayıp bir kuşağın harcanmış talihsiz insanlarıyız. Bize ‘şiddet üreten militanlar' gözüyle bakanların, dürüst ve objektif davranarak
öncelikle çatıştığımız ya da indirdiğimiz hasımların karanlık ve yıkıcı niyetlerine ve kullandıkları acımasız terörist metotlara bakmalarını, gerçekte
şiddetin asıl mağdurlarının biz olduğumuzu görmelerini istedim. Çünkü yaşadıklarımız karşılıklıydı, biz onları ‘devrimci' oldukları için indiriyorduk,
onlar da ‘faşist' olduğumuz için bizden birilerini indiriyordu.” Bu sözler ülkücü hareketin çok iyi tanıdığı isimlerden Tuncer Günay'a ait. Şimdi bir taraftan
hastalığı ile mücadele eden bir yandan da yazarlık yaparak hayata tutunmaya çalışan Günay, fırtınalı yıllarda yaşadıklarını bir kitaba aktardı.

Timaş yayınlarından çıkacak ‘
Kayıp Bozkurtlar'
isimli kitap tartışmalara yol açacak nitelikte. Kitapta ‘cerrahlar' denilen ülkücü gençliğin nasıl kullanıldığı ve farklı düşünen ‘devrimciler' ile kaos
çıkarmak için nasıl tokuşturuldukları içten bir özeleştiriyle anlatılıyor. Olaylar tamamen gerçek ve yazarın hayatından kesitler içeriyor. Bu yüzden kişi
ve kurum isimleri genelde gizlenmiş.

Anı-belgesel tarzındaki kitapta birbirinden ilginç noktalar var. Günay, ülkücü hareket içinde çok iyi tanınan bir yazar. Hareketin bütün gazete ve dergilerinde
terör ve terörizm üzerine yazıları, araştırmaları yayımlanmış. Ülkü Ocağı Dergisi'nin ilk evresi olan ‘Bizim Ocak'ı kuran Hacettepe Üniversitesi menşeli
20 kişi arasında yer almış. Ayrıca 1978-1980 arasındaki kavgalı dönemde ön saflarda mücadele vermiş.

Dikkat çeken yerlerden biri, 1970'li yılların sonlarından 12 Eylül darbesine kadar giden sürecin anlatıldığı bölüm. Yazar, o kanlı dönemde ülkücülerin artık
çoktan unuttuğu ‘cerrahlar' denilen atak bir grup içinde yer almış. Komünist, devrimci ve bölücü örgüt mensuplarıyla yoğun çatışmalar yaşandığını örnekler
vererek anlatıyor. Ülkücülerin çok değer verdiği, ‘Peygamber Ocağı' diyerek saygı duydukları Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihanetine nasıl uğradıklarını
ileri sürüyor.

Erkan Mumcu da ‘cerrah’mış

Kamuoyunun pek bilmediği bazı gerçekler de ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Mesela eski ANAP lideri Erkan Mumcu'nun 70'li yıllarda çok aktif bir ülkücü militanı
(cerrah ekibinden) olduğunu, Yalvaç'ta komünistlere ve Doğu'dan getirtilen Apocu bölücülere karşı ön saflarda kavga verdiğini bu kitaptan öğreniyoruz.
Mumcu ülkücü geçmişinden ve ideolojik kimliğinden pek bahsetmez hatta bu konular açıldığında geçiştirir. Mumcu'nun her zaman danışmanı ve özel kalemi olan
Sabri Bayer'in de çok aktif bir ülkücü militan olduğunu da kitaptan öğreniyoruz. Mumcu, o yıllarda yazar Tuncer Günay ile pek çok kavgada kader birliği
yapmış. Ayrıca Mumcu aslında hukukçu değil, sinema yönetmeni olmak istediği için Yücel Çakmaklı ve Natuk Baytan gibi ünlü sinemacıların yanında bir süre
kamera asistanlığı yapmış.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bazı subay personelinin o yıllarda aşırı sol örgütleri nasıl destekledikleri hususu, Konya Subay Orduevi komutanı bir yüzbaşı
üzerinden örneklendirilmiş. Ülkücü mafya yakıştırmasının nereden geldiği, ülkücülerin bu sıfatlandırmaya nasıl itiraz ettikleri de anlatılıyor. 80'li yılların
ortalarından itibaren Turgut Özal'ın açılımıyla birlikte bazı ülkücü liderlerin mafyalaşma sürecine girmiş oldukları gerçeği de ortaya konuyor.

Ülkü Ocakları içinde kirlenen ve mafyaya bulaşan unsurlarla mücadelede bilinmeyen bir ayrıntı daha ortaya çıkıyor. Merhum MHP lideri Alparslan Türkeş tarafından
görevlendirilen Azmi Karamahmutoğlu'nun ocak ve parti teşkilatlarına sızan ya da buralarda üslenen mafyatik oluşumlarla ilgili gizli araştırma yaptırdığı
ve bu araştırma ile hazırlanan rapor çerçevesinde temizlik başlattığı anlatılıyor. Yazar Günay, bu araştırmayı yapanın ve raporu hazırlayıp ‘Azmi Başkan'a
veren kişinin kendisi olduğunu delilleriyle aktarıyor.

Aynı silah iki tarafa da verildi

Şok edecek bir bilgi hem ülkücülerde hem de devrimcilerde çıkan ‘çift adresli' aynı silahlarla ilgili. Bugün Ergenekon ve darbe lobilerinin kullandığı çift
adresli silahların geçmişte de aynı mantıkla kullanıldığını kabul eden yazar, silahların çatışan iki tarafta da çıkması hususunu mercek altına alıyor:
“O yıllarda dövüşmekten, afiş yapıştırmaktan, duvarlara slogan yazmaktan ve adam indirmekten iyice olgunlaşıp pişmiş olan ülkücüler ve devrimciler için,
bir yerlerden silah ve mermi bulmak, bu silahı bele takıp dolaşmak hiç de zor değildi. Silah her yerde kolayca bulunabilirdi. Ortalık silah kaçakçılarıyla
ve perakende satıcılarla doluydu. İsteyen herkes bir yerlerden silah bulabilir ve taşıyabilirdi. Ancak ülkücüler belinde taşısa bile, bunu canı istediği
zaman teşkilat adına kullanamazdı. Bu çok katı ve kesin kurallara bağlıydı. Bir ülkücünün kendini korumak amacıyla silahlanmasına karışılmazdı. Ancak silahı
bir aramada polise yakalattırırsa hukuki sonuçlarına katlanırdı. Polisin eline düşen ülkücünün teşkilat içinde çok mühim bir yeri ve değeri varsa, bu durumda
‘Hukuk Masası' devreye girer, destek ve çare arayarak elemanı kurtarmaya çalışırdı. O netameli, kan, kavga, kargaşa, kin ve nefret dolu yıllarda sağdan
veya soldan yüz binlerce insan can korkusuyla silahlanmıştı. Elbette ki devrimcilerin de çok sıkı ve şöhret yapmış indirmecileri vardı. Biz en çok onların
peşindeydik. Çünkü bunlar ekseriyetle illegal örgütlerin de militanıydı ve üzerlerinden silah ve örgüt belgesi çıkabiliyordu. Bulduğumuz silahlar muhtemelen
devlet görevlilerine ve ülkücülere karşı kullanılan kirli, gezgin silahlardan olurdu. Biz bunu çok iyi bildiğimiz için o silahı kesinlikle ocaklara ve
ülkücülere aktarmazdık. Böyle durumlarda, bir reisimizin bilgisi altında Emniyet Müdürlüğü'nün Siyasi Şubesi'ndeki güvenilir veya ülkücü polis şeflerine
haber verir ve elimizde tuttuğumuz indirmeciyi silahıyla birlikte teslim ederdik. Ancak cerrah grubundan bazı arkadaşlarımız komünist eylemcilerden ele
geçirdiği kirli silahları akılsızca bellerine takmıştı… Medyada yer alan ‘Adana'da yakalanan bir ülkücü militanın üzerinde ele geçirilen Beretta marka
14'lü silahın daha önce Dev-Sol örgütünün İzmir'de gerçekleştirdiği X cinayetinde kullanıldığı anlaşıldı… Beşiktaş MHP İlçe başkanını öldüren silah Ankara'da
bir ülkücünün üzerinden çıktı.' şeklindeki bazı haberlerin arkasında bu gerçekler vardı. Elbette ki Gladyo, Ergenekon veya cunta çetelerinin, sağ-sol çatışmalarını
tırmandırmak için aynı silahları önce bir tarafa sonra da onlardan alıp karşı tarafa vermiş olduğu ihtimali yüksektir ve yargıya da yansımıştır.”

Şimdiye kadar ülkücüler kendileri hakkında pek çok kitap yazdı ama hiçbiri onların sosyal hayatını, kavgasını, acısını objektif bir şekilde anlatmadı. 1970'li
yılların ülkücülerinde çok dikkat çeken bir husus, çatışmaların ön sıralarında yer alan militanlar arasında kanser ve verem vakalarının çok yaygın olmasıdır.
Bunun sebebi büyük ölçüde 12 Eylül yönetiminin işkenceli zindanlarında yıllarca kalmaları ve ağır travmatik çöküş yaşamalarıydı. Kitapta bu konuda hayat
hikâyelerinden yola çıkılarak geniş anlatımlara yer veriliyor. Zaten kitabın adı bu nedenle ‘Kayıp Bozkurtlar' olmuş.

Çünkü bunlar bir dönem kullanılmış, daha sonra kaderlerine terk edilmiş kişilerdi. Aynı zamanda vefasızlığın en çarpıcı örneğini yazarın arkadaşlarının
hayatını anlatırken öğreniyoruz. Mesela ülkücülerin en bilinen sembol isimlerinden Ferhat Tüysüz, cezaevinden çıkar çıkmaz akciğer kanserinden ölüyor.
Ünlü tiyatro ve sinemacı Ensar Kılınç, 5 ay önce 55 yaşında karaciğer kanserinden öldü. Yazarın kendisi ve birçok arkadaşı da halen kanser tedavisi görüyor.

(Aksiyon)

Kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz

http://www.haber7.com/haber/20110610/Kayip-Bozkurtlarin-hazin-hikyesi.php

--

9 Haziran 2011 Perşembe

Tarhan Erdem'in Sandalye hesabı:

Tarhan Erdem, 13 Haziran sabahı için olası sandalye dağılımı senaryolarını yazdı. Hangi parti en az ve en fazla kaç vekil çıkarabilir? Rakamlarla partilerin
olası vekil sayıları:

Radikal Gazetesi yazarı Tarhan Erdem, 13 Haziran sabahı için olası sandalye dağılımı hesabı yaptı. tarhan Erdem'e göre sandıktan nasıl bir dağılım çıkabilir?

Yaptığı anket çalışmaları ile de gündeme gelen Tarhan Erdem'e göre durum şöyle:

Partilerin milletvekili sayıları

Seçim günü akşamı önce MHP'nin barajı geçip geçmediğini, hemen sonra da her partinin kaç milletvekili çıkaracağını öğrenmeye çalışacağız.

Oy verme günü geldi, sonuçlar da belli gibi görünüyor; daha doğrusu herkesin bir tahmini var. Artık seçim döneminin güzelliklerini tartışmayı bile sonraya
bırakıp önümüze bakıyoruz.

Seçim akşamı oyların sayımını izlerken, partilerin Meclis’te kazandıkları milletvekili sayısını merak edeceğiz. Okuyucularımın benden bu hususta bir şeyler
beklediğini biliyorum.

Teknolojinin gelişmesiyle pazar akşamı saat dokuz çevresinde partilerin ülke genelinde aldıkları oy oranı ortaya çıkar gibi olacak. Ancak pazar akşamı güneş
batmadan, saat 7-8 sıralarında, ben MHP’nin oylarını izleyeceğim. Bugünlerde bazıları MHP’nin barajı geçtiğini söylese de ben onlar kadar rahat değilim!

Hangi partinin baraj konusu var?

Pazar akşamı ilk olarak AK Parti ve CHP’nin oy oranlarının yaklaşık nerelere varabileceğini anlamaya çalışacak, genel yüzdeleri anlar gibi olurken, MHP’nin
alacağı oy sayısını görmek isteyeceğiz.

Çünkü bu seçimde baraj problemi olan tek parti MHP’dir. Oy pusulasında adı bulunan 16 partiden ikisinin, AK Parti ve CHP’nin, barajı kolaylıkla geçmeleri
doğaldır. MHP dışındaki diğer 13 partinin de barajı geçme olasılığı çok az görünüyor!

MHP en az kaç oy almalıdır?

MHP’nin baraj sorunu izlenirken, 50 milyon 200 bin olan seçmenin 42 milyon çevresinde kişinin oy kullanacağını, geçersiz oyun yüzde 2’nin altına inmeyeceğini
kabul edersek güvenli hesap yapabiliriz.

O halde ekranda MHP’nin 4 milyon 100 bin oy aldığı yazılıncaya kadar MHP’liler tedirgin olmalıdır. Seçime katılım ve geçersiz oy oranları azaldığında bu
sayı 3 milyon 700 bine inebilir, ama baraj sınırının kaç oy olduğu bilinmeden bu sayı alınınca ‘baraj geçildi’ denilemeyecektir.

Oy oranlarından sonra

Pazar günü akşamdan yatsıya dönerken, partilerin oy oranları anlaşılır büyüklüğe ulaşacak, Meclis’teki grup sayısı görülecektir. Bu değerler belirirken
akla ilk gelen, partilerin milletvekili sayılarının ne kadar olacağı sorusudur.

Bu soruları, AK Parti’nin anayasanın Meclis’te kabulü için gerekli 330 milletvekili çıkarıp çıkarmayacağı sorusu izler. AK Parti’nin tek başına iktidar
olacağını herkes kabul ettiğine göre, ikinci merak konusu anayasa meselesidir. AK Parti yeni anayasayı Meclis’ten tek başına geçirip halkoyuna sunabilecek
mi? Seçim akşamı bu soru hep akıllarda olacağından, AK Parti’nin 330’u geçip geçmediği öğrenilmeye çalışılacaktır.

İnsan elindeki bilgiyle yetinmez, geleni öğrenince yeni bilgileri edinmek ister. Ne yazık ki, bir partinin kazanacağı milletvekili sayısı sadece oy oranıyla
hesaplanamaz. Bu durum, değişik varsayımlara dayalı kurgularla, gelecek Meclis’te partilerin sandalye sayıları için yaklaşık değerler vermemizi engellemez.

Varsayımlar

BDP’nin desteklediği bağımsız adayların ne kadarının seçileceği, diğer partilerin sandalye sayısı için ilk belirleyicilerden biridir. Benim tahminim, sayının
25 ile 35 arasında olacağıdır. Onun için BDP’nin 30 milletvekili alacağını kabul ederek bugünkü hesabımı yapacağım.

İkinci varsayımım, partilerin oy oranları aralığıdır. Çok değişik araştırmaları dikkate alarak partiler aşağıdaki sınırlar arasında oy alacaklardır.

Partilerin milletvekili sayıları

Yukarıdaki oy oranları sınırlarına göre, partilerin çıkaracağı milletvekili sayısının alt ve üst sınırları aşağıdaki tabloda gösterilmektedir. Bu sayıların
kimsenin merakını gidereceğini sanmıyorum, ama bir partinin milletvekili sayısını belirlemek için kendi oyunun bütün ülkeye dağılımını bilmek yetmez, diğer
partilerin de dağılımı bilinmelidir.

Az ihtimal olmakla birlikte, MHP barajı geçmez ise AK Parti ve CHP’nin sayıları artacaktır. Oy dağılımına bağlı olarak MHP’nin bıraktığı sandalyeleri bazı
yerlerde AK Parti, bazı yerlerde CHP kazanacaktır. Böyle bir durumda yukarıdaki tablonun geçerliği kalmayacaktır. Bence önümüzdeki günlerde MHP’liler,
nereden alabilirlerse, oylarını arttırmaya bakmalı, barajın üstüne çıkmayı garantilemelidirler.

MHP barajı geçemezse

MHP barajı geçemezse demokrasimize bilinen ve bilinmeyen zararlar verecek; halkın mecliste temsilini zayıflatacaktır. Yanında olalım veya olmayalım, MHP’nin
meclise girmesi, halk içinde var olan bir eğilimin temsil edilmesini sağlamaktadır; barajı geçememesi o siyasal görüşü meclis tartışmalarının dışında bırakacaktır.

MHP’nin meclis dışında kalmasından kamuoyumuz rahatsızlık duyacak, toplumun huzurunu bozacak gelişmeleri teşvik edecektir.

Nedenlerini şimdi tartışmak yararsız, ancak yazımın bütünlüğü için MHP’nin barajı geçememesi halinde mecliste sandalye dağılımını da belirtmeliyim. Hiç
istenmediğim ve olasılığını çok zayıf gördüğüm böyle bir durumda, partilerin sandalye sayıları alt ve üst sınırları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Bu noktada olasılıklar

Bu kadar yazıp da ne olacağı hakkında kişisel düşüncemi yazmamak olmaz. Gençliğimde kamuoyu araştırmaları yoktu, o zaman kendime göre örnekler bulup, sonuç
hakkında hüküm yürütürdüm. Seçim sonuçları açıklanınca, hesapladığım sonuçları hatırlamazdım bile. Yıllardan beri de arkadaşlarımla birlikte araştırma
yapıyoruz. Bu yıl yaptığımızı bugün internet sayfamızda görebilirsiniz.

Araştırmanın milletvekili sayılarını bulma amacı yoktur. Çünkü milletvekili sayılarını bulmaya yönelik bir araştırmanın masraflarını ödeyecek bir kişi bulmak
kolay değildir. Eğer bu seçimlerde partiler kaç milletvekili çıkarır diye bir tahmin yapmamı isteyen olur diye düşünerek, seçeneklerin çok azını göz önüne
alarak, kâğıt üzerinde bir hesap yaptım ve aşağıdaki ‘Yazarın Tahmini’ tablosunu hazırladım. Bu tablonun, okuyuculara bazı sınırları hatırlatmaktan başka
bir iddiası yoktur.

RADİKAL